Güzel Nasihatlar...

'Dini Konular' forumunda badem tarafından 3 Haz 2008 tarihinde açılan konu

  1. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    ATEŞ DEYİP GEÇMEYİN

    "Abdülhamîd Şirvânî", âlim ve velî zâttı.
    İşi, dîne hizmet ve gençlere nasîhattı.

    Bir gün, talebesiyle sohbet ederken bu zât,
    Dünyâdan bahsederek, şöyle etti nasîhat:

    (Kardeşlerim, dünyânın bilcümle servetiyle,
    Hiç bir değeri yoktur indallah zerre bile.

    "Sinek kanadı" kadar kıymeti olsa idi,
    Onlardan, kâfirlere, bir yudum su vermezdi.

    Gerçi bâzı kâfirler, zengindir, malları çok.
    Ama hiç o malların, indallah kıymeti yok.

    Allah, "dünyâ malı"na kıymet vermediğinden,
    Hiç sevmediklerine veriyor bu nîmetten.

    Ama onlar, Cennet'ten tam mahrum olacaklar.
    Cennetin, kokusunu bile duyamıyacaklar.

    Kâfirlere verilen o mallar, âhirette,
    Onların azâbını arttıracak elbette.

    Müslümân olanlar da, malının "Zekâtını,
    Vermezse, âhirette yüklenir azâbını.

    Zekâtı verilmiyen o mallar, o paralar,
    Mahşerde "Ateş" olup, sâhiplerini yakar.

    "Ateş" deyip geçmeyin, ona hiç dayanılmaz.
    Bir kibrit alevine elinizi tutun az.

    Su biraz çok ısınsa, abdest alamıyorum.
    (Yâ Rabbî, bu insanlar nasıl yanar?) diyorum.

    Şimdi bâzı insanlar, bir parçacık menfaat,
    Uğruna, Cehenneme sürükleniyor, heyhât!

    Kalpten Dünyâ sevgisi çıkmadıkça velhâsıl,
    Hakîkî seâdete, olamaz kimse vâsıl.

    Bu, hele bu zamanda çok çetin ve müşkildir.
    Bu, çok ibâdet ile olacak şey değildir.

    Çok oruç tutmak ile ve kılmakla çok namâz,
    Kalpten, "dünyâ sevgisi", yine çıkarılamaz.

    Bunu elde etmenin, bir yolu var ki şu an,
    O da, bu seâdete, bu nîmete kavuşan,

    Bir "Allah adamı"nı sevip, Ona uymaktır.
    Kendi aklını atıp, Ona tâbi olmaktır.

    Çünkü o büyüklerin, doğrudur her işleri.
    Onlara tâbi olmak, kurtarır kişileri.

    Zîrâ bir vâsıtaya bindiğinde bir kimse,
    Ona tâbi olmalı, sürücüsü kim ise.

    Meselâ bir gemiye binerse biri şâyet,
    Geminin kaptanına tâbi olur o elbet.

    Tâbi olmıyacaksa, binmesin gelip buna.
    Bindiyse, uymalıdır geminin kaptanına.

    Eğer müdâhaleye kalkarsa, o, ahmaktır.
    Dînimizin esâsı, çünkü tâbi olmaktır.

    Hazreti Ebû Bekir, kâfirlere dedi ki:
    (Mâdem ki O söyledi, doğrudur elbette ki.)

    "Edeb"in bir târifi, "Îtirâz etmemek"tir.
    Büyüklerin emrine, hemen "Peki" demektir.
    __________________
     
  2. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    ADÂLET VE İHSÂN

    "Abdülvehhâb-ı Mısrî", hâl ehli bir velî'ydi.
    Nasîhati, herkese pek çok fâideliydi.

    Derdi: (Kulun, aynıysa dışı gibi içi de,
    Rabbimiz buyurur ki: "Gerçek kul budur işte".)

    İnsanlara hizmeti, vazîfe biliyordu.
    (Dünyâda en kârlı iş, işte budur) diyordu.

    Kimseyi gıybet etmez, dinlemezdi de hattâ.
    Derdi ki: (Bu, korkunç bir hastalıktır âdetâ.)

    Son derece sabırlı, tevekkül ehliydi pek.
    Her dert ve musîbete, katlanırdı severek.

    Derdi kiİki türlü, kula gelir hidâyet.
    Kimine "İhsân" olur, kimine de "Adâlet".

    Bir kimse, duâ edip dese ki: (Yâ ilâhî!
    Îmân ve hidâyete kavuştur beni dahî.)

    Onun, hüsnü niyetle yaptığı bu duâyla,
    O kulu, hidâyete erdirir Hak teâlâ.

    İnsan, bütün ömrünce istese bunu bir an,
    Ölmeden, o kimseye nasîb olur bu "îmân".

    İşte, duâ edip de, hidâyete kavuşmak,
    "Adâlet-i ilâhî" sâyesindedir ancak.

    Bâzı kimseler dahî vardır ki bu dünyâda,
    "Îmâna gelmek" için, bulunmaz bir duâda.

    Haberi bile yoktur îmândan, hidâyetten.
    Lâkin seçip kurtarır, Allah onu o dert'ten.

    Yâni ona tanıtır Sevdiği bir kulunu.
    Onun vâsıtasıyla, kendine çeker onu.

    Bu da, hak teâlânın "İhsânı"dır ki elbet,
    Dünyâda, olmaz artık bundan büyük bir nîmet.

    Bir "Allah adamı"nı tanımadan bir kimse,
    Yüz sene, hiç durmadan ibâdet, hizmet etse,

    Yine de kayabilir ayağı o kişinin.
    Çünkü tasarrufunda değildir bir mürşid'in.

    Mürşidi olmıyanın îmânı, bu devirde,
    Yüzen "Tahta parçası" gibidir bir nehirde.

    Dalgalar tesiriyle bir batar, sonra çıkar.
    Her an bir tehlikeye olabilir o dûçâr.

    Rehberi olanların îmânına gelince,
    "Kaya" gibi muhkem ve sağlam olur bir nice.

    Yâni hakîkî rehber olmadan bir şey olmaz.
    İnsanlar, âhirette azâbtan kurtulamaz.

    Peygamber olmayınca, nasıl ki din olmazsa,
    Onun vârisleri de öyledirler hülâsa.

    Lâkin mürşid geçinen, sahte şeyhler dahî var.
    Bu gibiler, din değil, "Dünyâ adamı"dırlar.

    Onların olmaması, olmasından iyidir.
    Çünkü onlar, Yol kesen eşkıyâlar gibidir.

    Eşkıyâ, insanların, alır yalnız malını.
    Bunlar ise çalarlar dînini, îmânını.)
    __________________

    ....
     
  3. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    KENDİNİZİ SEVMEYİN

    "Ziyâeddîn Nurşînî", âlim ve evliyâdır.
    Gençlere, çok kıymetli nasîhatleri vardır.

    O, bir gün buyurdu ki: (Yolumuzun esâsı,
    Aslâ terk etmemektir büyüklerle temâsı.

    Bir "Rehber"e kavuşmak, en büyük bir nîmettir.
    Sonra yapılacak iş, Ona teslîmiyettir.

    Yâni kendine değil, o zâta tam uyarak,
    Huzûra kavuşmaktır, hem de sonsuz olarak.

    Velhâsıl râhat huzûr, ortada durmaktadır.
    Kavuşmanın yolu da, bir rehbere uymaktır.

    Kim aklını terk edip, tam uyarsa "Rehber"e,
    Kavuşur o sâyede, sonsuz seâdetlere.

    Kim de hocası varken, "Nefsi"ne uysa eğer,
    Eksik olmaz başından üzüntü, gam ve keder.

    Bir hakîkî rehbere olan teslîmiyeti,
    Nisbetinde, her insan, kazanır seâdeti.

    Eshâb, teslim oldular Allah'ın Habîbine.
    Yükseldiler Cennetin en yüksek mevkîine.

    Kureyş kâfirleriyse, Ona inanmadılar.
    Yalnız "baş gözü" ile bakarak aldandılar.

    Meselâ dediler ki: (Bu, nasıl peygamberdir?
    Görüştüğü kimseler, fakir ve kölelerdir.

    Sırtında bir hırka var, dolaşır yalın ayak.
    Hiç yoktur Onu bizden ayıran mühim bir fark.)

    Eshâbı kirâm ise, Ona, Peygamber diye,
    Bakarak, ulaştılar rızâ-i ilâhîye.

    Öyle yükseldiler ki bu sevgiyle o zevât,
    Onlar namâz kılsalar, meselâ iki rekât,

    Gayrinin, ömür boyu yaptığı ibâdetten,
    Daha kıymetli olur indallah bu sebepten.

    "Dünyâ" ile "Âhiret", zıttır birbirlerine.
    Birini kalbe koysan, yer kalmaz diğerine.

    İki zıt şey, bir anda, bir yerde bulunamaz.
    Birisi varsa eğer, öteki gider, durmaz.

    Kim Doğuya yaklaşsa, Batıdan uzaklaşır.
    Dünyâ'dan uzaklaşan, âhiret'e yaklaşır.

    Dünyâya yaklaşırsan, kendini çok seversin.
    Kendini sevince de, gayriyi sevemezsin.

    Aksine, sen kendini sevmez isen hiç eğer,
    Herkesi seversin ve herkes de seni sever.

    İki zıt şey, bir yerde, bulunamazlar elbet.
    Ya Allah'ın sevgisi, ya da nefse muhabbet.

    "Allah sevgisi" varsa, bulunmaz ötekiler.
    Ötekiler var ise, Allah sevgisi gider.

    Kalplerin, saf ve temiz olması lâzım gelir.
    Bu da, Hak dostlarına olan sevgi iledir.

    Hak teâlâ Kur'ânda, buyurur ki meâlen:
    (Dostlar ile berâber olun mütemâdiyen.)

    O Allah adamları öyle kişilerdir ki,
    Yanlarında olanlar, olmazlar fâsık, şakî.
    __________________
     
  4. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    PEKİ DİYEN, KAZANIR

    "Seyyid Fehîm Arvâsî", hâl ehli bir kişiydi.
    "İslâma hizmet" etmek, en mühim tek işiydi.

    O, bir gün buyurdu ki: (Olmayın îtirâzcı.
    Dâimâ "Peki" deyin, olsa da biraz acı.

    Zîrâ "Peki" demekle Eshâb Resûlullah'a,
    Çok yakın ve sevgili olmuşlardı Allah'a.

    Hazreti Ebû Bekir, mîrâcı işitince,
    Hiç îtirâz etmeyip, tasdîk etti hemence.

    "Tamam!" dediği için o gün Resûlullah'a,
    "Sıddîk" lakabı ile, yükseldi bir kat daha.

    İmâm-ı Rabbânî de, "Hac" için, Hindistân'dan,
    Bâzı talebesiyle, yola çıktı bir zaman.

    Henüz "Bâkî Billâh"ı tanımıyordu, fakat,
    Yok idi o devirde, Onun gibi âlim zât.

    Zâhirî ilimlerin, vâkıf olup hepsine,
    Ders verirdi yüzlerce ilim talebesine.

    İşte o yolculukta, birisi talebenin,
    Huzûruna gelerek İmâm-ı Rabbânî'nin,

    Arz etti ki: (Efendim, benim bir hocam vardır.
    Filân yerde oturur, adı Bâkî Billâh'tır.

    Berâber gidelim mi, Onun ziyâretine?)
    İmâm, "Peki" buyurdu onun bu teklîfine.

    Tevâzû buyurarak, kırmadı o gün onu.
    Onun hatırı için, değiştirdi yolunu.

    İmâm-ı Rabbânîyi görünce Bâkî Billâh,
    Dedi ki: (Aradığım, budur elhamdülillah.)

    Zîrâ hep bekliyordu Serhend'den bir "Yiğid"i.
    Beklediği o yiğit, "İmâm-ı Rabbânî"ydi.

    Bâkî Billâh, İmâm'a etti ki şöyle niyâz:
    (Bizim misâfirimiz olmaz mısınız biraz?)

    İmâm, bu teklîfe de îtirâz etmiyerek,
    Hemen kabûl eyledi yine "Peki" diyerek.

    İki gün sohbet edip, buyurdu ki bu defâ:
    (İsterseniz gidiniz siz artık Beytullaha.)

    Lâkin hazreti İmâm, olmuştu Ona âşık.
    Çünkü aradığını, bulmuştu Onda artık.

    Dedi ki: (Biz Kâbeye gidecektik velâkin,
    Burada, sâhibini buluverdik Kâbenin.)

    O huzûrda İki ay kalarak, en nihâyet,
    O mürşid-i kâmilden, aldı mutlak icâzet.

    Yine o buyurdu ki: (Bu günden tezi yoktur,
    İslâma bel bağlayıp, bulmalı râhat, huzûr.

    Bu günden yapmalı ki çok ibâdet ve tâat,
    Zîrâ hiç beli olmaz, bitebilir bu hayât.

    Pişmân olmamak için âhirete gidince,
    Öğrenmek lâzım gelir dînini ince ince.

    İlim de, öğrenilir sırf "Amel etmek" için.
    Bir de "İhlâs" gerektir, esâsı budur işin.

    Yâni islâmiyette üç temel esas vardır.
    Bunlar, İlim ve Amel, üçüncüsü İhlâstır.)
    __________________
     
  5. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    CÖMERT OLUN!

    "Abdülhakîm Arvâsî", büyük bir evliyâdır.
    Kalplere tesir eden nasîhatleri vardır.

    Onu gören kimseyi, kaplardı neşe, sevinç.
    Yüzünden tebessümü, noksan olmaz idi hiç.

    O, bir gün buyurdu ki: ("Dünyâ", küçük ve dardır.
    Bunun için burada, sıkıntı, darlık vardır.

    Her kim sıkılıyorsa, Dünyâ işleri için,
    Demek kalbi, dünyâya dönüktür o kişinin.

    Âhirete dönerse, bulur râhat ve huzûr.
    Zîrâ ona giden yol, geniş, hattâ sonsuzdur.

    Kavgalar, dar yerlerde gelirler hep meydana.
    Zîrâ herkes, kendini çıkarır ön plâna.

    Herkes, menfaatini kayırır, haset eder.
    Herkes, (Dünyâ malına, ben sâhip olayım) der.

    Az malı, çok kimseler edince böyle talep,
    Dünyâ sıkıntısının menşei de budur hep.

    "Alma"yı düşünenin, sıkıntısı çok olur.
    Veren ise, dâimâ bulur râhat ve huzûr.

    Hem "Vermek" üzerine kurulmuştur dînimiz.
    Veren el, alan elden, hep üstündür ve azîz.)

    Bir gün Ona sordular: (Efendim, neden acep,
    Hakîkî müslümânlar, güleryüzlü olur hep?)

    Buyurdu: (Güler yüzlü olur mü'min esâsen.
    Zîrâ mü'min olmanın, şiârı budur zâten.

    Zîrâ hâlis müslümân, "Ölümü unutmaz hiç.
    Ölüm'ü çok anmak da, verir neş'e ve sevinç.

    Çünkü Ölüm, başıdır sonsuz bir yolculuğun.
    Hazırlanmak lâzımdır, bu sefere çok yoğun.

    İnsan, dünyâda bile, çıksa bir kısa yola,
    Bir kaç gün evvelinden, koyulur hazırlığa.

    Ölüm seferininse, değildir günü belli.
    Zîrâ hep âni gelir insanların eceli.

    İşte bu yolculuğu, çok düşünen bir insan,
    Yapar hazırlığını, gelmeden henüz o an.

    Bu dünyâ "Hayâl" olup, gâyet kısa zamandır.
    Sonsuz'a nisbet ile, ömür, sanki bir an" dır.

    Bunun da çoğu gitti, azı kaldı geriye.
    Kavuşmaya bakmalı, rızâ-i ilâhîye.

    Ölüm uyandırmadan, uyanalım ki şu an,
    Yoksa, mahşer gününde, oluruz gâyet pişmân.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim, faraza,
    Cemiyet bir "Beden"dir, fertler de birer "Âzâ".

    Birinin ayağına, batsa ufak bir diken,
    Onun acısı ile, sızlanır bütün beden.

    Vücûdun neresinde olsa bir dert ve maraz,
    Onun sıkıntısıyla, insan râhat olamaz.

    İşte bir memleketin fertleri de böyledir.
    Birisi hasta olsa, hepsi üzüntüdedir.

    Bunun için herkese, davranın güzel, iyi.
    Herkesle hoş geçinip, üzmeyin hiç kimseyi.)
    __________________
     
  6. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    İŞ KALPTEDİR

    "Hacı Fehmi Efendi", âlim ve velî bir zât.
    Kullara hizmet için, ederdi çok nasîhat.

    İlim, hikmet saçardı konuştukça lisânı.
    Küfürden hidâyete çıkardı çok insanı.

    Bir gün, sevdiklerine buyurdu: (İş kalptedir.
    Onu temizlemek de, ancak Sohbet iledir.

    Sohbet, bir an da olsa, Hak dostu bir velî'yle,
    Berâber bulunmaktır, konuşulmasa bile.

    Evliyâ-yı kirâmdan, Behâeddîn Buhârî,
    Vardı ki, ziyârete gelmişti Ona biri.

    Baktı ki konuşmuyor, bekledi yarım saat.
    Lâkin konuşmuyordu yine o mübârek zât.

    En son dayanamayıp, dedi ki: (Ey efendim!
    Bir şeyler söyleyin de, istifâde edelim.)

    O zaman büyük velî, başını kaldırarak,
    Ona şöyle buyurdu hemen cevap olarak:

    (Bizim sükûtumuzdan bir şey anlamadıysan,
    Kelâmımızdan dahî anlamazsın ey insan!)

    Yüzüne bakmak bile, ibâdettir mü'minin.
    Çünkü onun kalbinde, "Îmân" var, bunun için.

    Peygamber-i zîşân'ın kalbinden çıkan Nûrlar,
    Kalpten kalbe akarak, geldi bu güne kadar.

    Su, nasıl ki boruyla gelir ise barajdan,
    Bu Nûr da, kalpten kalbe, akıp gelir her zaman.

    Eğer nasîb olmazsa bu nûrlar bir kişiye,
    Kavuşmamış sayılır zâten o hiçbir şeye.

    Velhâsıl şu iki şart, her kimde varsa eğer,
    Resûlullah'tan gelen bu Nûra, o da erer.

    Şartlardan birincisi şudur ki: "Bu nûrların,
    Kalbinde olduğuna, inanmaktır bir zâtın."

    İkincisi, "Sevmektir o velîyi ihlâsla.
    Hiç şüphe etmemektir, bu ikisinde aslâ".

    Her kimde bu iki şart mevcut ise eğer ki,
    Onun dahî kalbine, nûr akar elbette ki.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Olun hep mütevazi.
    Siz tevâzû ettikçe, yükseltir Allah sizi.

    Kibirli olanları, ne kul sever, ne Allah.
    Kendisini sâdece, kendi sever mâzallah.

    Kendini bir Kâfirden, hattâ Uyuz köpekten,
    Üstün gören, Allah'a kavuşamaz katiyyen.

    Hadîste buyuruldu: (İnsanların fenâsı,
    Zor olandır yanına biraz yaklaşılması.)

    Eğer korkuluyorsa, varmak için yanına,
    Bir felâket olarak, kâfi gelir bu ona.

    Siz öyle davranın ki, kaçmasın kimse sizden.
    Emîn olsun insanlar, hem el ve dilinizden.

    Desinler: (Gidelim de, filânın yanına biz,
    İçimiz açılsın ve ferahlasın kalbimiz.)
    __________________
     
  7. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    BÜYÜKLERİ TANIMAK

    "Ahmet Sait Fârûkî", evliyâ bir zât idi.
    Her hâli, insanlara, birer nasîhat idi.

    Var idi kendisinde iyi huy, güzel ahlâk.
    Şefkatli davranırdı O herkese muhakkak.

    Her ne zaman bir sohbet etse idi O halka,
    Ölüm ve Âhiretten, bahsederdi mutlaka.

    Bir gün de buyurdu ki: (Gidilirken bir yere,
    İhtiyaç duyulursa nasıl ki bir rehbere,

    Allah'a kavuşturan, bu din yolunda da hem,
    Yolu bilen bir "Rehber" lâzımdır, hem de elzem.

    Bu din, "Sorup öğrenmek ve iş yapmak" dînidir.
    İnsan yalnız kalırsa, bu, çok tehlikelidir.

    İnsana dost lâzımdır, olsa da bir tek kişi.
    Yoksa, Kitap okumak olmalı onun işi.

    Kendi aklına göre giderse eğer insan,
    Arkadaşı Şeytândır ve sonu olur hüsrân.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Hak teâlâ, insanda,
    "İki korku"yu birden, cem etmez bir arada.

    Yâni kim, bu dünyâda korkar ise Allah'tan,
    Korkmaz o âhirette Cehennemden, azâbtan.

    Dünyâda korkmayan da, çok korkar âhirette.
    Zîrâ o kimse için, azâb vardır elbette.

    "Korkma"nın menşeinde, vardır gizli "Muhabbet".
    İnsan, çok sevdiğinden çekinir, korkar elbet.

    Allah korkusunun da temelinde bu vardır.
    Bu sevgi çoğaldıkça, korku dahî çoğalır.

    Kulda, böyle korkunun hâsıl olması için,
    Mütevâzı olması lâzım gelir kişinin.

    Kibirli insanları, Rabbimiz sevmez elbet.
    Sevmediğine ise, vermez muvaffakıyyet.

    Gayriyi beğenmiyen, çok âdi birisidir.
    Şeytân huylu ve hattâ şeytânın kendisidir.

    Şeytân, Âdem Nebî'ye karşı kibrettiğinden,
    Kovuldu, tard olundu huzûr-u ilâhî'den.)

    Yine O buyurdu ki evinde bir sohbette:
    (Eğer niyet hayırsa, hayırdır âkıbet de.

    Hak teâlâ bir kula, eder ise muhabbet,
    Sevdiği bir kulunu, tanıtır ona elbet.

    Gösterir demiyorum, "Tanıtır", çok sevdirir.
    "Görmek" ile "Tanımak", zîrâ ayrı şeylerdir.

    Her kime tanıtırsa Allah böyle birini,
    Ona vermiş demektir her türlü nîmetini.

    Nasıl Resûlullah'ı çok sevdi sahâbîler,
    Verdi Allah onlara, çok ulvî dereceler.

    Çok yüksek olsa bile, başı bir evliyânın,
    Ayağı altındadır sahâbe-i kirâmın.

    Onları tanımakla, tanımayıp sevmemek,
    Arasında, çok büyük fark vardır, bilmek gerek.

    "Gözü açık" olanla, "Âmâ olan" gibidir.
    Onları tanıyan ve seven çok tâlihlidir.)
    __________________
     
  8. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    EN BÜYÜK RÜTBE

    "Selâhaddîn Konevî", büyük âlim ve velî.
    Sohbeti, herkes için olurdu fâideli.

    O bir gün buyurdu ki: (Biz çok seviniyoruz.
    İslâm âlimlerini zîrâ çok seviyoruz.

    Eğer bu büyükleri tanımasa idik biz,
    Dünyâ ve âhirette, harâb idi hâlimiz.

    "Büyükleri tanımak", en büyük bir rütbedir.
    Bu rütbe, her makâm ve mevkîin üstündedir.

    Bu rütbenin önüne, eğer mesleğinizi,
    Alacak olursanız, bu, zelîl eder sizi.

    Eğer sen "Tabip" isen, tek tabip sen değilsin.
    Onbinlerce tabipten, ancak bir tânesisin.

    Ama sen, bundan evvel, ehli sünnet üzere,
    Doğru îmân sâhibi "Müslümân"sın bir kere.

    Sonra da bir Velîyi, bir "Allah dostu"nu, sen,
    Tanıyıp seviyorsun, şeref budur esâsen.

    Bu şerefin yanında, diğer makâm ve mevkî,
    Gibi şeyler, kıymetten mahrumdur elbetteki.

    Vardı sahâbeden de, meslek ehli kişiler.
    Lâkin bahis konusu olmazdı öyle işler.

    Onlarda, tek ve ortak bir husûsiyet vardı.
    O da, "Resûlullah'ın sahâbesi" olmaktı.

    Zîrâ hazreti Ömer, buyurur ki bu bâbta:
    (Bizler bulduk şerefi, asıl eshâb olmakta.

    Eğer eshâb olmanın üstünde, başka şeref,
    Ararsanız, çok zelîl olursunuz mâlesef.)

    Çünkü eshâbtan olmak, zirvede bir noktadır.
    Daha çıkmak isteyen, aşağı yuvarlanır.

    Bizler, Resûlullah'ı görmedikse de, fakat,
    Onun vârislerini tanıdık, bu hakîkat.

    O gün, Resûlullah'ın kalbinden çıkan nûrlar,
    Her an, bu Büyüklerin kalbinden yayılırlar.

    Hem de hiç azalmadan, bir değişme olmadan,
    Dünyânın her yerine yayılıyor durmadan.

    Böyle büyük Velîler, her devirde bulunmaz.
    Uzun seneler sonra bulunurlar gâyet az.

    Böyle büyük zâtları, sevmek ve tâbi olmak,
    Kolay ele geçmiyen bir nîmettir muhakkak.

    Yapılacak bir tek iş, Ona teslîm olmaktır.
    Yâni kendine değil, o büyüğe uymaktır.

    Bir "Allah adamı"nı seviyorsa bir insan,
    Ona bahşedilmiştir, büyük nîmet ve ihsân.

    Dünyâda, bundan büyük bir nîmet yoktur daha.
    Bu nîmete kavuşan, şükreylesin Allah'a.

    "Şükür", yalnız dil ile getirilmez yerine.
    Uymakla îfâ olur Allah'ın her emrine.

    Yâni islâmiyete sarılırsa bir insan,
    Nîmetlerin şükrünü, yapmış olur o zaman.

    Her iyilik ve hayır, islâmın içindedir.
    Ona uyan, şükrünü edâ etmiş demektir.
    __________________
     
  9. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    DUÂ ALMAYA BAKIN!

    "Şemseddîn-i İznîkî", hâl ehli bir velî'ydi.
    "Büyük insan" olduğu, her hâlinden belliydi.

    O, bir gün buyurdu ki: (Bakın duâ almaya.
    İnsan, duâ alarak yakın olur Allah'a.

    Evliyâ-yı kirâmdan, Ubeydullah-ı Ahrâr,
    Çok duâ istemeyi, etmişti âdet, şiâr.

    Buğday satın almıştı, bir gün de bir kimseden.
    Ayrılıp gitti sonra, hiç duâ istemeden.

    Üç günlük bir mesâfe gitmişti ki O fakat,
    Duâ almadığını hâtırladı o sâat.

    Dedi: (Eyvâh, ben ondan duâ talep etmedim.
    Onun duâsındaydı belki de seâdetim.)

    Üç günlük mesâfeden, geriye döndü yine.
    Geldi buğday aldığı o köylünün evine.

    Köylü onu görünce, suâl etti pür-telâş:
    (Yoksa bozuk mu çıktı buğdaylar ey arkadaş?)

    Dedi ki: (Hayır hayır, iyi çıktı buğdaylar.
    Ve lâkin istemeyi unuttuğum bir şey var.)

    (Nedir?) diye sorunca, dedi ki: (Birâderim!
    Ben, gördüğüm herkesten, duâ talep ederim.

    Lâkin senin duânı, unuttum istemeyi.
    Yolda hâtırladım da, bu yüzden döndüm geri.)

    Köylü, hayret içinde dedi: (Yâni şimdi sen,
    Yalnız bunun için mi geldin hiç üşenmeden?)

    (Evet, sırf bunun için geldim) dedi o Hazret.
    Köylünün şaşkınlığı, fazlalaştı begâyet.

    Ellerini kaldırıp, dedi ki: (Yâ ilâhî!
    Aç bunun kalp gözünü, velî olsun bu dahî.)

    Ânında kabûl oldu, onun bu hâlis sözü.
    Hâce Ubeydullahın açıldı gönül gözü.

    Yine bir defâsında buyurdu: (Hayâ, edeb,
    Hayâtın her ânında, lâzımdır insana hep.

    Herhangi bir mü'mini görürseniz siz eğer,
    Mütevâzı davranıp, verin kıymet ve değer.

    Zîrâ hiç belli olmaz, o gördüğün, kim bilir,
    Allah'ın çok sevdiği bir Velî olabilir.

    Vaktiyle bir talebe, yürürken yolda bir gün,
    Öteden geldiğini farketti bir büyüğün.

    Durdu ve edebinden, yol verdi ihtiyâra.
    O öne geçsin diye, çekildi az kenara.

    Lâkin o Yaşlı zât da durdu ve dedi: (Ey genç!
    Ne için yürümezsin, yol senin, önce sen geç.)

    Çocuk çok edebliydi, dedi ki: (Ey efendim!
    Ben sizin önünüze nasıl geçebilirim?

    Siz yaşlı amcasınız, ben ise bir talebe.
    Önünüzden yürümek yakışır mı edebe?)

    Evliyâdan bir zâtmış meğerse o ihtiyâr.
    Dönüp, o talebeye eyledi tek bir nazar.

    O nazarla, çocuğa bir hâl oldu o anda.
    Kalp gözü açılarak, evliyâ oldu o da.)
    __________________
     
  10. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    NE İÇİN OYNUYORSUN?

    "Molla Halîl Si'rîdî", hâl ehli bir velîydi.
    Sohbeti, insanlara pek çok fâideliydi.

    Bir gün, sevdiklerine buyurdu ki: (Aman hâ!
    Sakın gaflet edip de, girmeyin bir günâha.

    Her işi, dîne uygun yapın ki siz muhakkak,
    Zîrâ hesap soracak her işten cenâb-ı Hak.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Âlimleri, eğer biz,
    Tanımamış olsaydık, ne olurdu hâlimiz?

    Onların kitâbını okumak sûretiyle,
    İslâmın ahkâmını öğrendik bilvesîle.

    Ayırdık bu sâyede, hakkı bâtıl olandan.
    Dünyâda, büyük nîmet var mıdır daha bundan?

    Küfürden kurtardılar bizleri o kitaplar.
    Yoksa, sonsuz azâba olacaktık giriftâr.

    Âlimler buyurdu ki: (Eğer mü'min kimseler,
    Cennette verilecek nîmetleri bilseler,

    Yâni amellerine karşılık, Rabbimizin,
    Vereceği nîmeti, etseler biraz tahmin,

    O an, kendilerini unuturlar neşeden.
    Sokakta oynarlardı, hiç bir şey düşünmeden.)

    Nitekim sahâbeden, Bilâl-i Habeşi de,
    Oynamaya başladı, bir gün mescit içinde.

    Hazreti Ömer görüp, buyurdu ki: (Yâ Bilâl!
    Hiç mescidin içinde oynanır mı, ne bu hâl?)

    O ise oynamaya yine devâm ederek,
    Ve Resûl-i zîşân'ı işâret eyliyerek,

    Buyurdu ki: (Mescidin sâhibi oradadır.
    Bana mâni olmaya, sırf Onun hakkı vardır.)

    Hazreti Ömer Fâruk, şaşırdı buna daha.
    Hemen gidip arz etti, bunu Resûlullah'a.

    Çağırdı Resûlullah, Bilâl-i Habeşîyi.
    Gelince, ona bizzât suâl etti bu şeyi.

    O dahî (Oynuyorum) diye cevap verince,
    (Ne için oynuyorsun?) buyurdular hemence.

    Dedi: (Yâ Resûlallah, sevinçten oynuyorum.
    Rabbime, bir şey için teşekkür ediyorum.

    Sana, her meziyyeti bahşetti cenâb-ı Hak.
    Bir şey var ki, o şeyi vermedi sana ancak.)

    (O nedir?) buyurunca, dedi ki: (Hidâyet'tir.
    İnsanların kalbine, îmân nûru vermektir.

    Bu, elinde olsaydı, ederdi herkes îmân.
    Hep müslümân olurdu, bilcümle Arabistân.

    Hem önce, akrabânı getirirdin îmâna.
    Onlardan, sıra bile gelmezdi belki bana.

    Senin akrabâların, seni inkâr ederken,
    Ben, sana îmân ettim bir habeşî köleyken.

    Rabbimin ihsâniyle, gönülden seni sevdim.
    Bu Habeşli Bilâl'e bahşetti bunu Rabbim.

    Bu, Onun ihsânıdır, şükür elhamdülillah.
    Bu yüzden oynuyorum işte yâ Resûlallah.)
    __________________
     
  11. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    KALPTEKİ HASTALIK

    "Abdülfettâh-ı Akrî", büyük evliyâ idi.
    Sözleri, hasta olan rûhlara devâ idi.

    O, bir gün buyurdu ki: (Kalp, Allah'a mahsustur.
    Onun muhabbetiyle, bulur râhat ve huzûr.

    Eğer ki meylederse, Allah'tan gayrisine,
    O kalp Hasta demektir, bakmalı çâresine.

    Meselâ "Hubbu dünyâ" bir kalbe girse eğer,
    Hastalığı kapmıştır, tedâvî îcâb eder.

    Kalbinden bu sevgiyi, kim etmişse tam ihrâç,
    O zâtın sohbetidir bu derde asıl ilâç.

    "Allah adamları"nın sözü ve nasîhati,
    Söküp atar gönülden, dünyâya muhabbeti.

    Hubbu dünyâ, her kimin kalbinde varsa eğer,
    Onlardan uzak durup, görmemek îcâb eder.

    Zîrâ bu kişilerle berâberlik ve ülfet,
    İnsanı, bu belâya sürükler en nihâyet.

    Zîrâ bir kap üzümden, Çürük olsa bir teki,
    Diğer sağlamları da çürütür elbetteki.

    Çünkü çabuk yayılır her kötülük ve zulmet.
    Lâkin çok zor yayılır iyilik, güzel haslet.

    Hadîste buyuruldu: (İki mü'min, müslümân,
    Bir yerde, bir araya gelirlerse bir zaman,

    Allah ve Peygamberden bahsetmezlerse eğer,
    Hak teâlâ onlara, elbette lânet eder.)

    Hâlbuki büyüklerden bahsedilen bir yere,
    İner mutlak sûrette, rahmet-i ilâhiyye.

    "Kitâb"ı okunursa onların yine şâyet,
    Yağar yine oraya, bir bereket ve rahmet.

    Zîrâ o büyüklerin bir sözü, bir nazarı,
    Söküp atar kalplerden, karartı ve pasları.

    Hakkı bâtıl olandan ayırmak, tefrîk etmek,
    Herkesin yapacağı kolay iş değildir pek.

    Dünyâda en müşkil iş, "Hak" nedir, "Bâtıl" nedir?
    Bunu, doğru olarak ayırt edebilmektir.

    Tasavvufta yükselmiş, çok yüksek evliyâlar,
    Hakkı bâtıl olandan, kolayca ayırırlar.

    Böyle bir evliyâya kavuşursa bir kişi,
    Dünyâ ve âhirette kolay olur her işi.

    Kitaplarını dahî, seve seve okuyan,
    Ayırır bu sâyede, o da hakkı bâtıl'dan.

    Rastgele bir kitâbı okursa birisi de,
    Şeytânın maskarası olur netîcesinde.

    Vaktiyle bir müslümân, Kâbe'ye gidecekmiş.
    Rastgele birisine gidip yol suâl etmiş.

    Onun târif ettiği bir yola girmiş, ama,
    Nice sonra Kâbeyi, sormuş başka adama.

    O demiş: (Ne Kâbesi, burası Horasan'dır.
    Aksi istikâmette gelmişsin ne zamandır.)

    Hâlbuki bu arada, geçmiş "Hac mevsimi" de.
    Yanlış yere sormanın, zararı budur işte.
    __________________
     
  12. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    EYVÂH DENECEK, AMA

    "Seyyid Muhammed Sâlih", büyük âlim, evliyâ.
    Çok fâideli oldu, ilmiyle insanlara.

    Güzel ahlâk sâhibi, merhametli idi pek.
    Geçirmişti ömrünü, dîne hizmet ederek.

    Her ne zaman nasîhat etse idi O halka,
    Ölüm ve "Sonrası"ndan bahsederdi mutlaka.

    Bir gün, sevdiklerine buyurdu ki: (Bu hayat,
    Hayâlden ibârettir, değil gerçek, hakîkat.

    Şimdiden kendinizi, "Ölüm ve sonrası"na,
    Hazırlayın ki zîrâ, bu, çabuk erer sona.

    Âhiret hayâtının ebedî olduğunu,
    Kıyâmette, işlerden hesap sorulduğunu,

    İnsan iyi anlasa, mesele kalmaz, fakat,
    Anlamadan ölürse, pişmân olur o heyhât!

    Ölüp kabre girince, der: (Eyvâh, ben ne yaptım?
    Niçin bu hakîkati, dünyâda anlamadım?)

    Bilmeden bu iş olmaz, bu din, "Bilmek" dînidir.
    Dîni öğrenmek ise, "Amel etmek" içindir.

    Amel de, "Allah için" yapılır ihlâs ile.
    Kullar beğensin diye yapılırsa, nâfile.

    Evlenmek, bir iş kurmak, yiyip içmek ve namâz,
    Allah için olmazsa, hiç bir işe yaramaz.)

    Biri suâl etti ki: (Efendim, yiyip içmek,
    Allah için olmalı dediniz, bu ne demek?)

    Cevâben buyurdu ki: (İnsan, yemek yiyince,
    Vücûduna enerji, kuvvet gelir hemence.

    İki yerde kullanır bu kuvveti insan da.
    Ya Tâatte kullanır, veyâhut da İsyânda.

    İbâdette harcarsa iş bu enerjisini,
    Âhirette, azâbtan kurtarır kendisini.

    Yok eğer kuvvetini, hep nefsinin peşinde,
    Harcarsa, azâb çeker Cehennem ateşinde.

    Meselâ Oruç tutmak, çok büyük bir ibâdet.
    Allah için olursa, kazanır değer, kıymet.

    Ve lâkin zayıflamak ve rejim yapmak için,
    Olursa, hiç sevap ve ecri olmaz o işin.

    Ve yine bunun gibi, Hacca giden bir kişi,
    Sâdece Allah içinyapmalıdır bu işi.

    "Filân kes, yirmi defâ Hacca gitti" desinler,
    Niyetiyle giderse, verilmez hiç bir değer.

    Bir nâfile hac için, bir namâz kaçar ise,
    O Hac'dan, sevap değil, günâh alır o kimse.

    Zîrâ nâfile için, faz namâzı terk etmek,
    Aklı olan kimseye, yakışır iş değil pek.

    Mahşer günü, Mîzân'da, tartılınca ameller,
    Hâlis ibâdetlerden, ayrılır ötekiler.

    Allah, kendine âit olanı ayıracak.
    Bize âit olanı, kendimize kalacak.

    Diyecek ki: (Ey kulum, sen şu şu işlerini,
    Kim için yaptın ise, ondan iste ecrini.)
    __________________
     
  13. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    İKİ NASÎHAT

    "Selâhaddîn Konevî", büyük bir velî idi.
    Sohbeti, insanlara pek çok fâideliydi.

    Hiç noksan olmaz idi tebessümü yüzünden.
    Onu gören, bir anda kurtulurdu hüznünden.

    Çok sevdiği bir gence, buyurdu ki: (Evlâdım!
    Sana, kabûl edersen, var iki nasîhatım.

    Birincisi şudur ki: "Öyle hayat sür ki sen,
    Cehenneme girmesin kimse senin yüzünden.

    Yâni sana bakıp da, herhangi biri, sakın,
    Ehli sünnetten çıkıp, islâmdan soğumasın.

    İkincisi, "Yanına kim gelse üzülerek,
    Çıksın o ayrılırken, neş'e ile, gülerek.")

    Bir gün de buyurdu ki: (Sevin müslümânları.
    Ayrılığı bırakıp, sıklaştırın safları.

    Sahâbe-i kirâmın, giydiği elbiseden,
    Önce, omuz başları eskirmiş bu sebepten.

    Fitneci insanlarla görüşüp konuşmayın.
    Gıybet eden olursa, mâni olmaya bakın.

    Eğer dinlemiyorsa, terk edin o kimseyi.
    Yoksa Cürüm ortağı olursunuz siz dahî.)

    Bir gün de bu velîye, sordu ki bir talebe:
    (Ne olacak hâlimiz, gidince âhirete?)

    Buyurdu ki: (Evlâdım, üzülüp etme merak.
    Sen, bindiğin geminin sağlam olmasına bak.

    Eğer gemi, sâhile çıkarsa selâmetle,
    Sâdece kaptanını ulaştırmaz herhâlde.

    İçinde kim var ise, götürür her birini.
    Sen, bindiğin geminin iyi bil kıymetini.

    Bu, İmâm-ı âzam'ın gemisidir ki evlât,
    "Ehli sünnet gemisi demiştir buna zevât.)

    Bir gün de buyurdu ki: (En büyük düşmanınız,
    Sizin içinizdedir, onunla uğraşınız.

    O düşmân "Nefis"tir ki, içinizdedir her an.
    Eğer kızacaksanız, ona kızın durmadan.

    Çünkü o uğraşır ki, soksun sizi günâha.
    Dünyâda, ondan ahmak bir mahlûk yoktur daha.

    Çünkü her bir arzusu, kendi aleyhinedir.
    Onun peşinde giden, helâke sürüklenir.

    "Harâma yaklaşmayın!" buyuruyor Rabbimiz.
    Hâlbuki harâmlardan zevk alıyor bu nefis.

    Dünyâda iki şey var, kökü Cehennemdedir.
    Bunlardan biri "Öfke", ötekisi "Şehvet"tir.

    Her kim yakalanırsa, bunlardan birisine,
    O, çeker o insanı Cehennemin içine.

    İhtiyâçsız olmak da, azgınlığa yol açar.
    Azgın da, âhirette azâba olur dûçâr.

    Nefsin esâretinden çıkmadıkça bir insan,
    Kurtulması zor olur âhiret azâbından.)

    Bu velî hürmetine, yâ ilâhel âlemîn!
    Âhiret azâbından, bizleri eyle emîn.
    __________________
     
  14. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    HEDEFSİZ İNSAN OLMAZ

    "Yûsüf Ziyâ Bosnavî", âlim ve velî bir zât.
    Ediyordu herkese çok öğüt ve nasîhat.

    Bir gün de buyurdu ki: (İnsanda gâye, hedef,
    Ne ise, ona göre bulur kıymet ve şeref.

    Yalnız Âhiret ise eğer gâye ve maksat,
    Kazanılır elbette, sonsuz huzûr ve râhat.

    Gücünüz yettiğince, iyi iş yapın ki siz,
    Daha ziyâdesini istemiyor Rabbimiz.

    Ateşte yakmak için, Nemrut "Halîlullah"ı,
    Dağ kadar odun yığıp, ateşledi onları.

    Bir Karınca, ağzına su doldurup o zaman,
    Ateşin yakıldığı mahale oldu revân.

    Dediler ki: (Nereye gidersin ey karınca?)
    Dedi: (Söndüreceğim o ateşi, varınca.)

    Dediler: (O ateşe, dayanmaz dağlar bile.
    Hiç o ateş söner mi ağzındaki su ile?)

    Dedi ki: (Bu kadardır benim gücüm, kuvvetim.
    Elimden bu geliyor ve hâlistir niyetim.)

    O ara baktılar ki, öte yanda bir Yılan,
    Yanaşmış, o ateşe üflüyor hiç durmadan.

    Türlü cibilliyette yaratıldı insan da.
    Kimisi hayırdadır, kimi ise isyânda.)

    Sık sık buyururdu ki: (Zaman, âhir zamandır.
    Îmânını, fesattan korumak zamânıdır.)

    İşte bu Velî zâtın, en son ölüm ânında,
    İki sevdiği kimse bulunurdu yanında.

    Görmeye gitmişlerdi bu büyük velî zâtı.
    Nihâyet biraz sonra, yakınlaştı vefâtı.

    Bir tânesi, o zâta sordu ki: (Sizinle biz,
    Cennetin neresinde buluşabileceğiz?)

    Buyurdu ki: (Evlâdım, bu gün îmânla ölmek,
    Herkese nasîb olan bir nîmet değildir pek.

    Bu gün, çok az kişiye nasîb olur bu ancak.
    Îmân ile gidince, kolay olur buluşmak.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim, bu zaman,
    Mâzallah "Küfre düşmek", gâyet kolay ve âsân.

    Îmânı muhafaza etmek için, en evvel,
    Dînini tam olarak öğrenmeli mükemmel.

    Ve lâkin islâmiyyet, âlimden öğrenilir.
    İlmiyle âmil olan kimseye Âlim denir.

    Kendi islâmiyyete uymıyan bir kişinin,
    Yazdığı din kitâbı, Zehirdir bunun için.

    Yâni kim, din kitâbı okur ise rastgele,
    Îmânı bozulur da, haberi olmaz bile.

    İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbânînin,
    Ve yine onlar gibi, hakîkî bir âlimin,

    Allah rızâsı için, hâlisâne olarak,
    Yazdıkları kitaplar okunur bu gün ancak.

    Çünkü yazdıklarından ihlâsla, Allah için,
    Tesir eder kalbine, okuyan her kişinin.)
    __________________
     
  15. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    İHLÂSLI OLMAK İÇİN

    "Seyyid Muhammed Sâlih", çok büyük bir velîydi.
    Sohbeti, dinleyene pek çok fâideliydi.

    En bâriz vasfı idi, güler yüz ve tatlı dil.
    Çok merhametli olup, cömertti, cimri değil.

    O, bir gün buyurdu ki: (Bu din, "İlim" dînidir.
    İlim de, ehli sünnet âlimden öğrenilir.

    "Âlim" ona denir ki, âmildir ilmi ile.
    Değilse, âlim denmez, çok şeyler bilse bile.

    İlmiyle âmil olan bir âlim yoksa eğer,
    Onların kitâbını okumak îcâb eder.

    O hâlis kitaplardan, hergün Sekiz sahîfe,
    Okunsa, îfâ olur bu çok mühim vazîfe.

    Lâkin yalnız ilimle kurtulamaz bir kişi.
    "Amel" eylemeyince, mahşerde zordur işi.

    İlim, amelden sonra, lâzımdır bir de İhlâs.
    Bunsuz da azâblardan kurtuluş mümkün olmaz.

    Şeytân da âlim idi, çok şeyi biliyordu.
    İhlâsı olmayınca, huzûrdan tard olundu.

    "Bel'âm-ı Bâûrâ" da, âlimdi daha önce.
    Îmânsız gitti lâkin ihlâsı kaybedince.

    "İhlâs" şu demektir ki, her amelin, her işin,
    Yapılması demektir sâdece "Allah için".

    "Kullar beğensin" diye yapılırsa bir amel,
    Kabûl olunmasına, bu niyet olur engel.)

    Bir gün de buyurdu ki: ("İhlâs"ı elde etmek,
    İhlâslı kişilerin yanında kolaydır pek.

    Yeter ki, o kişinin ihlâslı olduğuna,
    İnanıp, onu sevsin, bu, kâfi gelir ona.

    Böyle kâmil bir zâta muhabbet ve hüsnü zan,
    Edenin de, "ihlâs"a ermesi olur âsân.

    Zîrâ bu büyüklere, varsa sevgi, muhabbet,
    Kendiliğinden gelir, ona yardım ve himmet.

    Onlar himmet ederse, güç işler kolay gelir.
    Zîrâ velî himmeti, dağı bile devirir.)

    Yine O buyurdu ki: (Mütevâzı olunuz.
    Muvaffak olmak için, çok mühimdir bu husus.

    Tevâzû göstereni, yükseltir Hak teâlâ.
    O tevâzû ettikçe, yükselir daha âlâ.

    Aksine, kibredeni alçaltır cenâb-ı Hak.
    O da büyüklendikçe, küçük görür onu halk.

    Hele mahşer gününde, gurur ve kibirliler,
    Ayak altında kalıp, çok hakâret görürler.

    Kolay gidiliyorsa bir kimsenin yanına,
    Mütevâzı kimsedir, müjdeler olsun ona.

    Eğer kaçılıyorsa yanından bir kişinin,
    Büyük bir felâkettir bu hâli onun için.

    Müslümân, güler yüzlü, tatlı dilli olur hep.
    Ona süs ve zînettir tevâzû, hayâ, edeb.)
    __________________
     
  16. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    BEŞ BÜYÜK NÎMET

    "Şemseddîn-i Sivâsî", çok korkardı Allah'tan.
    Şiddetle kaçınırdı her günâh ve harâmdan.

    Bir gün, sevdiklerine buyurdu: (Kardeşlerim!
    Size, İlim hakkında bilgi vermek isterim.

    Bir kadın, kocasından müsâde almadıysa,
    Uzun yola gidemez, bu sefer Hac da olsa.

    Ve lâkin gidebilir, İlim öğrenmek için.
    Zîrâ vazîfesidir bu, her mü'min kişinin.

    Hem sonra, dünyâdaki canlı, cansız varlıklar,
    İlim öğrenenlere, duâda bulunurlar.

    Melekler, kanadını serip onun önüne,
    Derler ki: (Bassın o kul, kanadım üzerine.)

    İlmin ehemmiyeti hakkında bu büyük zât,
    Bunları söyliyerek, şöyle etti nasîhat:

    (İlim öğrenmek için giden bir müslümânın,
    Îtibârı, bu kadar yüksektir işte bakın.

    Ya İlim öğretmeye giderse biri eğer,
    Birinciden, daha çok kazanır kıymet, değer.

    Yâni her ne sûretle, "islâma hizmet" için,
    Hâlisen bir kaç adım yürüyen bir kişinin,

    Kazanacağı ecir, olur ki öyle fazla,
    Onu, Allah'tan gayri bilemez kimse aslâ.

    Bu yolda çekeceği sıkıntılar dahî hep,
    Eski günâhlarının, affına olur sebep.)

    Yine cemâatine buyurdu ki bir zaman:
    (Beş şeyin kıymetini, bilmeli her müslümân.

    Bunlardan birincisi şudur ki, o insanın,
    "Doğru îmân" sâhibi olmasıdır bihakkın.

    Çünkü îmân olmadan, girilemez Cennete.
    İnsanı, bu götürür ebedî seâdete.

    İkincisi odur ki, bu îmân ve îtikâd,
    "Ehli sünnet" üzere olmalıdır, bu da şart.

    Yetmişüç fırka var ki, bunlardan biri hak'tır.
    Diğer yetmişikisi, azâba müstehaktır.

    Üçüncü büyük nîmet, bir "Allah adamı"nı,
    Tanıyıp, dinlemektir Onun nasîhatını.

    Böyle bir "Evliyâ"yı tanıyıp, Onu sevmek,
    İnsanı, kötü yoldan hidâyete eder sevk.

    Onların bir nazarı, bulunmaz hazînedir.
    Bir sohbeti, ciltlerle kitaplara bedeldir.

    Kıymeti bilinecek, dördüncü büyük nîmet,
    Müyesser olmasıdır insana, "Dîne hizmet".

    Kime nasîb olursa, sevinip şükreylesin.
    Bunu, kurtuluşuna vâsıta, sebep bilsin.

    Beşinci büyük nîmet, "Sâliha bir zevce"dir.
    Zîrâ uygun bir hanım, dünyânın Cennetidir.

    Gerçek "Cennet nîmeti", bir tektir bu dünyâda.
    "Güzel huylu, sâliha hanım"dır işte o da.)

    Bu evliyâ kişinin hürmetine ilâhî!
    Bu büyük nîmetleri, ihsân et bize dahî.
    __________________
     
  17. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    AYNAYA BAKIN

    "Abdullah-ı Şemdînî", âlim ve evliyâ zât.
    Bir gün, talebesine şöyle etti nasîhat:

    (Biliniz ki müslümân, "Ekmek" ve ''Su" gibidir.
    Yâni o, herkes için, her an fâidelidir.

    Kâmil bir müslümândan, kötülük sâdır olmaz.
    Zîrâ Onun içinde, hiç fenâlık bulunmaz.

    Öyle olmalıdır ki hakîkî bir müslümân,
    Hiç kimse görmemeli ondan zarar ve ziyan.

    Öyle uzuvlardır ki, yâni bu "El" ve "Dil"ler,
    Hem hayr'a, hem de şerre âlet olabilirler.

    Dil ile, kimi eder fâideli nasîhat.
    Kimi de, aynı dille kulları eder ifsât.

    Kimi el, yazı yazıp, islâma kuvvet verir.
    Kimi el de, yazıyla, küfrü kuvvetlendirir.

    Çok mühim uzuvdur ki, hele Dil, yâni lisân,
    Ona, diğer uzuvlar yalvarırlar her zaman.

    Derler ki: (Ne olursun, bulunma günâh işte.
    Biz de, senin yüzünden yanmıyalım ateşte.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Yapmayın aslâ şunu.
    Sorup araştırmayın, kimsenin kusûrunu.

    Gayriyi bırakın da, dönün siz kendinize.
    Bir aynaya bakın da, iğrençlik gelsin size.

    "Ayna"dan kastettiğim, bu aynalar değildir.
    Bize, iç hâlimizi gösteren Âlimlerdir.

    Zîrâ onlar, islâma uydurur efâlini.
    Görür, onlara bakan, kendi "bozuk hâli"ni.

    Onların işlerinde, olmaz hem hatâ, kusûr.
    Ona bakan, kendini çirkin ve iğrenç bulur.

    Böyle kâmil bir kişi, bulunmuyorsa eğer,
    Onların kitâbı da, Aynadır hepsi birer.

    Bir "islâm âlimi"nin, okuyan eserini,
    Görür açık olarak, kötü fiillerini.

    Bakar ki çoğu işi, uzak islâm dîninden.
    O hâllerini görüp, nefret eder kendinden.

    Yâni bu din, "kendini beğenmemek dîni"dir.
    Gerçek mü'min, kendini günâhkâr, kötü bilir.

    Diğer müslümânları, üstün bilir kendinden.
    Kurtulmaya uğraşır, o kötü hâllerinden.

    Zîrâ iyi bilir ki, bir "Nefis" var içinde.
    Onu yakmak istiyor, Cehennem ateşinde.

    O, en büyük düşmândır, ilâhlık dâvâ eder.
    Yoktur bu yeryüzünde bir mahlûk ondan beter.

    "İzzet-i nefis" sözü, çok yanlıştır mâlesef.
    Böyle alçak nefiste, ne arar izzet, şeref.

    Bu bâbta buyurdu ki Allahü azîmüşşân:
    (Nefsine düşmânlık et, çünkü o, bana düşmân.)

    Hepimizin içinde mevcut iken bu nefis,
    Biz, nasıl kendimizi üstün görebiliriz?

    Onun, îmân etmesi lâzımdır ki evvelâ,
    İnsan, ancak o zaman olur üstün ve âlâ.)
    __________________
     
  18. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    HER ÂNIMIZ İMTİHÂN

    "Sirâceddîn Şirvânî", büyük islâm âlimi.
    Halka öğüt, nasîhat ediyordu dâimî.

    O, bir gün sohbetinde buyurdu: (Ey insanlar!
    Günâh işlemeyin ki, Cehennem var, azâb var.

    İki niyetle olur, işleri her kişinin.
    Ya "Allah için" olur, yâhut da "Nefsi için".

    Nefsi için yaparsa, hüsrândır netîcesi.
    Zîrâ büyük düşmândır, insana kendi nefsi.

    Dünyâda en ahmak şey, bu Nefs-i emmâredir.
    Zîrâ her bir arzusu, kendi aleyhinedir.

    O, yalnız bize değil, düşmândır Allah'a da.
    Ona yüz verilirse, azgınlaşır daha da.

    O, insanın koynunda, sanki Yılan ve Akrep.
    Sokup öldürmek için, fırsatını kollar hep.

    Nefsi ile dost olan, kavuşmaz merhamete.
    Ve hattâ adım adım, yaklaşır felâkete.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünyâ "İmtihân"dır.
    Hattâ her ânımızda, birer imtihân vardır.

    An be an, ya kazanır, yâhut da kaybederiz.
    Acı olan şudur ki, yok bundan haberimiz.

    Günlük hayâtımızda, ne yapıyorsak eğer,
    Doğru şekli bir tektir, Yanlıştır ötekiler.

    Meselâ Su içmenin, çok şekli vardır, ama,
    İçlerinden birisi, muvâfıktır islâma.

    Bir kimse, Besmeleyle, oturup, sağ eliyle,
    Üç yudumda içerse, Doğrudur bu hâliyle.

    Başka türlü içmeyi, isterse onun canı,
    İçebilir ve lâkin, kaybeder imtihânı.

    Bunun gibi, sokakta, görse bir Açık kadın,
    Bulur yine kendini içinde imtihânın.

    Zîrâ nefs-i emmâre ve şeytân der ki ona:
    (Kaçırma bu fırsatı, dön de bak şu kadına.)

    Lâkin kalbi ve rûhu, derler ki: (Bu iş günâh.
    Sakın ona bakma ki, nehyetti onu Allah.)

    O, kalbinin sesine kulak verip, o anda,
    Bakmazsa, o an için kazanır imtihânda.

    Nefsini tercîh edip, verirse karârını,
    O günâhı işler ve kaybeder imtihânı.

    Bunun gibi, bir günde, binlerce imtihân var.
    İnsan, "Hür irâdeyle bunlara verir karar.

    Bir yanda Nefis, şeytân, bir yanda Allahımız.
    Artık bize kalmıştır, tercîh ve karârımız.

    Her işte, Hak emrini tercîh etmek için de,
    Onun emirlerini bilmeli ince ince.

    İnsan, ayıramazsa Doğru ile Yanlışı,
    Elbet hatâlı olur, onun her davranışı.

    Öyleyse bir müslümân, önce ilmihâlini,
    Öğrenip, ona göre düzeltmeli hâlini.

    Bir de, yaptıklarını yaparsa "Allah" için,
    Kurtulması, kuvvetle umulur o kişinin.
    __________________
     
  19. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    ÇOK SEVEN, ÇOK KORKAR

    "Kutbüddîn-i İznîkî", çok korkardı Allah'tan.
    Şiddetle kaçınırdı, her harâm ve günâhtan.

    Bir gün, sevdiklerine buyurdu ki: (Bu dünyâ,
    "Hayâl"den ibârettir, yâhut sanki bir Rüyâ.

    Dünyâya muhabbeti artarsa bir kimsenin,
    Azalır ona olan muhabbeti herkesin.

    Aksine, azalırsa dünyâya muhabbeti,
    Çoğalır o nisbette, halk indinde kıymeti.

    "Dünyâ", kulu Allah'tan gâfil eden şeylerdir.
    Yâni Hak teâlânın men ettiği işlerdir.

    Bir iş ki, "Allah için" yapılırsa eğer ki,
    O, âhiret işinden sayılır elbetteki.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Hak teâlâ, kullarda,
    "İki korku"yu birden, cem etmez bir arada.

    Bu dünyâda, günâhtan kim kaçarsa korkarak,
    Korkutmaz âhirette o kulu cenâb-ı Hak.

    Her kim de, hiç korkmadan işlerse günâh, isyân,
    Mahşere gittiğinde, korkutulur o insan.

    Bu korku, "Muhabbet"le birlikte olmalıdır.
    Yâni onun kökünde, muhabbet, sevgi vardır.

    Meselâ ben babamdan korkuyorum pek fazla.
    Çünkü çok seviyorum kendisini ihlâsla.

    Yâni Onu üzmekten korkuyorum ben asıl.
    İşte böyle bir korku, "Sevgi" den olur hâsıl.)

    Buyurdu ki: (Eziyet etmeyin hiç kimseye.
    Çünkü mezun değiliz kimseyi incitmeye.

    Nitekim şöyledir ki, târifi de Müminin:
    Onun el ve dilinden insanlar olur emîn.

    Zîrâ bir müslümândan, kötülük sâdır olmaz.
    O, kötülük görse de, karşılıkta bulunmaz.

    Sabredip, tatlı dille eder ona nasîhat.
    Çünkü "gönül yıkmaya" yoktur izin ve ruhsat.

    Îmânsız olanın da kalbini kırmak yoktur.
    Zîrâ o da, Allah'ın yarattığı bir kuldur.

    Düşünün ki bir adam, "Kâbe"yi yıkar ise,
    Ne muazzam bir günâh işlemiştir o kimse.

    Kâbe, kul yapısıdır hâlbuki ey insanlar!
    "Gönül" ise, Allah'ın kudretiyle oldu var.

    Rabbimiz buyurur ki: (Sığmam göğe ve yere.
    Sığarım îmân dolu ve kırık gönüllere.)

    Kalp kırmak, "Kul hakkı"na girer ki hem de heyhât!
    Mahşerde, ödemeye bulunmaz güç ve tâkat.

    Bu haktan kurtulmanın, bir tek çâresi vardır.
    O da, Şehîd olarak, dünyâdan ayrılmaktır.

    Zîrâ şehîd olanın, Kul borcu varsa eğer,
    Alacaklı olanı, Mevlâmız râzı eder.

    Şehîden ölmek için, duâ etmelidir ki,
    Yoksa nifâk üzere ölünebilir belki.

    Kim "islâma hizmeti düşünse her ânında,
    Şehîddir o müslümân, ölse de yatağında.)
    __________________
     
  20. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    BEDAVA KAVUŞTUK

    "Ziyâeddîn Nurşînî", büyük islâm âlimi.
    Nasîhat ediyordu insanlara dâimî.

    Zîrâ çoktu bu zâtta, insanlara merhamet.
    İslâma hizmet için, etti çok sa'y-ü gayret.

    Derdi ki: (İnsanlara, hiç kızmamak lâzımdır.
    Kızmak zamânı değil, "Acımak zamânı"dır.

    Gâyemiz, bir insanı kurtarmaktır ateşten.
    Acabâ daha mühim bir iş var mı bu işten?

    İnsanlar, gürûh gürûh giderlerken "Ateş"e,
    İnsan bakabilir mi, bundan gayri bir işe?

    Bir babanın oğluna, yapılsa bir iyilik,
    Bundan, onun babası müteşekkir olur ilk.

    Başka bir tâbir ile,"Evlâda olan hizmet,
    Babasına yapılmış sayılır sanki elbet."

    "İyâlim" buyuruyor kullara cenâb-ı Hak.
    Buyurur ki: (Onları, ben yoktan eyledim halk.)

    Bunun için, kullara yapılan bu hizmetler,
    Allah'ın rızâsını almaya sebeptirler.)

    Bir gün de buyurdu ki: (İslâma hizmet etmek,
    Hak teâlâ indinde, kıymeti büyüktür pek.

    Kime nasîb ederse Hak teâlâ bu işi,
    Bulunmaz bir nîmettir, çok sevinsin o kişi.

    Lâkin hizmet ederken, düşünülmez para pul.
    Yoksa, Allah indinde, o hizmet görmez kabûl.

    Yaptığımız hizmeti, yapalım ki "İhlâsla,
    Versin karşılığını, Rabbimiz fazla fazla.

    Eğer hizmet ederken, Dünyâlık düşüncesi,
    Olursa, âhirette olmaz hiç fâidesi.

    "Allah için", ihlâsla olmaz ise bir tâat,
    Yârın mahşer gününde, alınmaz hiç mükâfât.

    Zîrâ nice şehitler, yârın mahşer gününde,
    Kanları akaraktan, durur mîzân önünde.

    Rabbimiz, o kimseye buyurur ki: (Ey kulum!
    Sen, hangi niyet ile vuruşup şehîd oldun?)

    O der ki: (Yâ ilâhî, senin rızân uğruna,
    Dövüşüp şehîd oldum ve geldim huzûruna.)

    Hak teâlâ buyurur: (Ey kulum yalan dedin.
    Sen, benim rızâm için dövüşüp harp etmedin.

    "Ne cengâver bir kişi" desinler diye sana,
    Dövüşüp öldürüldün ve erdin maksadına.

    Aldın karşılığını bu bozuk niyetinin.
    Bu gün, benden alacak bir şeyin yoktur senin.)

    Pişmân olmamak için âhirette bir kişi,
    Allah için, ihlâsla yapmalıdır her işi.

    İnsan, bozuk niyetle yapsa da çok ibâdet,
    İslâmı yaymak için, gösterse de çok gayret,

    "Allah rızâsı" için yapmadı ise eğer,
    Çektiği sıkıntı ve gayretler boşa gider.

    Denir ki: (Sen bu işi, kim için yaptın ise,
    Mükâfâtını dahî, git bugün ondan iste.)
    __________________
     

Bu Sayfayı Paylaş