Güzel Nasihatlar...

'Dini Konular' forumunda badem tarafından 3 Haz 2008 tarihinde açılan konu

  1. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    BİRİNCİ VAZÎFEMİZ

    "Abdullah-ı Hakkârî", âlim ve velî bir zât.
    Derslerinde, herkese ederdi çok nasîhat.

    O, yine bir sohbette, buyurdu: (Ey insanlar!
    "Âhiret"e dönün ki, netîcede ölüm var.

    İnsanın, bu dünyâya gelmesine tek sebep,
    Rabbine, tevâzûyla "İbâdet etmek"tir hep.

    İbâdetten maksat da, Ona boyun bükmektir.
    Onun emrine göre işini yürütmektir.

    Dînimiz, bu hayâtı etmiştir tam ihâta.
    Yaptığımız her bir iş, ya "Sevap"tır, ya "Hatâ".

    Hâsılı her fiilin, dinde bir hükmü vardır.
    Yâni her yapılan iş, ya Sevap, ya Günâhtır.

    Bir insan, öğrenir de önce ilmihâlini,
    Buna göre yaparsa, her günkü ef'âlini,

    Her an, Hak teâlâya yapmış olur ibâdet.
    En büyük kerâmettir bu dinde istikâmet.

    Maksat, islâmiyyete uydurmaktır hâlini.
    Ve hiç unutmamaktır her işinde Rabbini.

    Yâni düşünmeli ki her amelde muhakkak:
    "Râzı mıdır, değil mi bu işten cenâb-ı Hak?"

    Rabbimiz neden râzı, neden râzı değildir?
    Bunlar da, dînimizde gâyet açık bellidir.

    İslâm âlimlerimiz, çalışıp gündüz gece,
    Meydana çıkarmıştır bunları ince ince.

    Birinci vazîfemiz, bunları öğrenmektir.
    Sonra, buna muvâfık, sâlih amel etmektir.

    İki kanat gibidir, yâni "İlim" ve "Amel".
    Ve islâm binâsında, bunlardır iki temel.

    Bu ikisi olmazsa, müslümânlık olamaz.
    Ve insan, âhirette azâbtan kurtulamaz.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Fırsatlar ganîmettir.
    Şu boş geçen zamanlar, çok büyük bir nîmettir.

    Bir islâm âliminin kitâbını okuyan,
    Sohbet etmiş sayılır Onun ile bir zaman.

    Hattâ büyüklerimiz, şöyle buyurmuşlardır:
    (Din kitâbı okumak, sohbetin yarısıdır.)

    Meselâ "Mektûbât"ı okuyan edeb ile,
    sohbet etmiş sayılır, "İmâm-ı Rabbânî"yle.

    "İmâm-ı Gazâlî"yle kim isterse konuşmak,
    Onun eserlerini okumalıdır ancak.

    Çünkü bu velîlerin adları, her nerede,
    Anılsa, bulunurlar ânında o yerlerde.

    Adlarının geçtiği mahallere, hem dahî,
    Yağar gökten bereket ve rahmeti ilâhî.

    Kim, "Kur'ân-ı kerîm"i eder ise tilâvet,
    O dahî "Rabbimiz"le konuşmuş olur elbet.

    Bu gün, islâmiyyeti öğrenmek çok kolaydır.
    Dînimizi öğreten doğru kitaplar vardır.

    Lâkin bozukları da var ki, hem de pek fazla,
    O bozuk kitapları, sokmayın eve aslâ.)
    __________________
     
  2. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    SEVMEK VE İNANMAK

    "Abdülfettâh-ı Akrî", çok büyük evliyâ zât.
    Talebeye ders verir, ederdi çok nasîhat.

    Bir gün de buyurdu ki: (Yaptığımız işleri,
    Yazıyor birer birer, hafaza melekleri.

    Ve lâkin günâhına kim yaparsa istiğfâr,
    O günâhı silinip, Boş kalır o sayfalar.

    Mahşer günü, eline geldiğinde Defteri,
    Görür ve merak eder o boş sahîfeleri.

    Ve bunu, meleklere suâl eder hemence.
    Der ki: (Bu boş yerlerde, ne vardı daha önce?)

    Derler ki: (Günâhların yazılıydı ve lâkin,
    Sen istiğfâr edince, onları sildi Rabbin.

    Sen, din kardeşlerinin, örterdin her aybını.
    Allah da örttü senden, senin günâhlarını.)

    Buyurdu: ("Îmân" ile, insanlar insan olur.
    Îmânı olmıyanın, hayvandan farkı yoktur.

    Mü'min de, "Takvâ'' ile bulur değer ve kıymet.
    Çünkü Allah, takvâ'ya veriyor ehemmiyet.

    Îmânı muhâfaza edebilmek için de,
    Kişi, islâmiyyete uymalı her işinde.

    Zîrâ tek gâye için yaratıldı İns ve Cin.
    O da, yalnız Allah'a ibâdet etmek için.

    İbâdetsiz bir îmân, fenersiz mum gibidir.
    Zamanla zayıflar ve nihâyet sönüverir.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Felâha ermek için,
    Sevip inanmalıdır, esâsı budur işin.

    Bir genci düşünün ki, bir kıza olmuş âşık.
    Ona her gittiğinde, giyinir düzgün ve şık.

    Ve düzeltir aynada, kılık kıyâfetini.
    Ki, o kız, o hâliyle beğensin kendisini.

    Yâni bütün gâyesi şudur ki o kimsenin,
    O kadın, kendisini bırakıp terketmesin.

    Bu kadar çok korkar da, kızı incitmesinden,
    Niçin korkmaz, Rabbinin ona gücenmesinden?

    Böyle gaflet içinde geçer ise bu ömür,
    Bulunmaz mahşer günü, bir bahâne ve özür.

    Allah'a inanır ve severse bir müslümân,
    Rızâsını almaya, gayret eder her zaman.

    Her hangi bir ameli yapacak olsa eğer,
    İlk aklına gelen şey: "Acabâ Rabbim ne der?"

    Ve Rabbinin rızâsı yoksa eğer o işte,
    Vaz geçer, yapmaz onu, "Tam îmân" budur işte.

    Çünkü çok sevdiğinden Rabbini o müslümân,
    Onu gücendirmeyi, düşünmez hiç bir zaman.

    Kardeşlerim öyleyse, bu günden tezi yoktur.
    İslâma bel bağlayıp, bulmalı râhat, huzûr.

    Pişmân olmamak için âhirete gidince,
    Öğrenmek lâzım gelir dînini ince ince.

    İlim de, öğrenilir sırf "Amel etmek" için.
    Bir de İhlâs gerektir, esâsı budur işin.)
    __________________
     
  3. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    KİMSEYİ ÜZMEYİN!

    "Vânî Mehmet Efendi", âlim ve evliyâ zât.
    Bir gün, talebesine, şöyle etti nasîhat:

    Buyurdu ki: (Siz şöyle edin ki mülâhaza:
    Cemiyet bir "Beden"dir, fertler de birer "Âzâ".

    Birinin ayağına, batsa ufak bir diken,
    Onun acısı ile, sızlanır bütün beden.

    İşte, bir cemâatin fertleri de böyledir.
    Birisi hasta olsa, hepsi üzüntüdedir.

    Bunun için herkese, davranın güzel, iyi.
    Herkesle hoş geçinip, üzmeyin hiç kimseyi.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Bu din, ilim dinidir.
    Felâha ermek için, bir Rehber" gereklidir.

    İslâm âlimleridir bu yolda asıl rehber.
    Rehber'le yola çıkan, yolda çok râhat eder.

    Bir Gemiye benzer ki, bu islâm âlimleri,
    Maksada erdirirler gemiye binenleri.

    Âlimlere uymamak, akıl kârı değildir.
    Gemi varken, yüzmeyi tercîh etmek gibidir.

    Biz, "İmâm-ı a'zam"ın binmişiz gemisine.
    "Ehli sünnet" denilir, bu geminin ismine.

    Her hangi vâsıtaya binerse biri eğer,
    Onu süren kimseye, uyması îcâb eder.)

    Başka bir sohbetinde buyurdu ki: (Ey insan!
    İki şeyi unutup, hâtırlama hiç bir an.

    Allah için yaptığın "İyi amelleri"ni.
    Gayrinin sana olan, "Kırıcı hâlleri"ni.

    Zîrâ sen, bir iyilik yapmışsan, o bitmiştir.
    Yâni onun sevâbı, defterine geçmiştir.

    Lâkin başkalarına, onu her söyledikçe,
    Kazandığın o sevap, hep azalır gittikçe.

    Ne kadar çok söylersen, o nisbette azalır.
    Sonunda koca sevap, bir Nokta" gibi kalır.

    Bunun gibi, birinden görürsen bir fenâlık,
    Sabredip, sevâbını alırsan, biter artık.

    Lâkin başkalarına söylersen bunu dahî,
    Aldığın bu sevap da, azalır gâyet tabii.

    Onu her söyleyişte, daha fazla azalır.
    Dağ kadar bile olsa, bir Avuç" kadar kalır.

    İki şey de vardır ki, uygun olmaz unutmak.
    Bunlardan biri "Ölüm", biri de "Cenâb-ı Hak".

    Nasıl unutulur ki, bu Ölüm, yâni bu "Mevt",
    Hepimizin başına gelecektir âkıbet.

    Mü'min, sever ölümü ve onu hiç unutmaz.
    Zîrâ ölüm olmadan, Rabbine kavuşamaz.

    Kim ölümü, yirmi kez düşünürse bir günde,
    Yatakta ölse dahî, "Şehit"tir öldüğünde.

    Nasıl unuturuz ki hem dahî "Rabbimiz"i,
    Yaratan ve hayâtta durduran Odur bizi.

    Biz, Onun kudretiyle ayakta duruyoruz.
    O çekse kudretini, bir anda yok oluruz.)
    __________________
     
  4. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    ÜÇ MÜHİM HAK

    "Abdurrahmân-ı Tâgî", büyük bir velî idi.
    Sohbeti, dinleyene pek çok fâideliydi.

    Bir gün de buyurdu ki: (Sakın şu "Üç kimse"nin,
    Hakkına riâyette, gevşeklik göstermeyin.

    Birisi, "Anne-baba" hakkıdır ki evvelâ,
    "Üf" bile söylemeye izin yoktur onlara.

    Şöyle ki, genç bir kişi vardı ki sahâbeden,
    Annesinin kalbini kırmıştı bir sebepten.

    O günlerde bu kişi, geldi "Ölüm hâli"ne.
    Gitti tanıdıkları hemen ziyâretine.

    Ve lâkin gördüler ki, tutulmuş dili hepten.
    Hiç "Allah" diyemiyor lisânı bu sebepten.

    Eshâba, çok üzüntü geldi bundan husûle.
    Gelip bu vaziyeti, arz ettiler Resûl�e.

    Buyurdu: (Annesini çağırın bana onun!)
    Söylediler, acele huzûra geldi kadın.

    Buyurdu ki: (Ey hâtun, hâlin nasıl oğlunla?)
    Dedi: (Yâ Resûlallah, hiç aram yok onunla.

    Hanımını kollayıp, üzmektedir beni hep.
    Ben, hiç râzı değilim oğlumdan bundan sebep.)

    Buyurdu ki: (Oğluna bağışla ki rızânı,
    Tutuk dili açılıp, Allah desin lisânı.)

    Dedi: (Yâ Resûlallah, çok kırgınım ona ben.
    Şimdi "Peki" desem de, yapamam bunu kalben.)

    O Server buyurdu ki eshâba bu sefer de:
    (Çokça odun toplayıp, ateş yakın şu yerde.)

    O zaman kadıncağız, merak etti bu işi.
    Dedi ki: (Ne sebepten emrettiniz ateşi?)

    Buyurdu ki: (Oğlunu atacağız içine.
    Nasılsa lâyık oldu Cehennem ateşine.)

    Bunu duyup, Resûl'e yalvardı ki o kadın:
    (Ben râzıyım oğlumdan, yakmayın onu sakın!)

    "Üç hak"tan ikincisi, "Hoca, üstâd" hakkıdır.
    Bunların, ebeveyn'den daha çok hakkı vardır.

    Anne-baba, çocuğun dünyâya gelmesine,
    Sebeptirler, beslenip hem de büyümesine.

    Lâkin hoca ve üstâd, öğreterek dînini,
    Kazandırır insana, "Sonsuz seâdeti"ni.

    Ve eğer anne-baba, yaparsa hem hocalık,
    Onlarda, bu "iki hak" birleşmiş olur artık.

    Böyle anne-babanın, hakkı olur iki kat.
    Çünkü hem "Ebeveyn"dir, hem de "Hoca ve üstâd".

    Bir kimse daha var ki, bizlere hakkı geçen,
    O dahî, rızkımıza sebep olan "İşveren".

    Her insanın rızkını, Rabbimiz verse de hep,
    Lâkin "İşverenler"i, kılmıştır buna sebep.

    Onun da hukûkuna riâyet etmelidir.
    Zîrâ "Kul hakkı" olup, ödemesi çetindir.

    Büyükler buyurdu ki: (İnsana şükretmiyen,
    Allahü teâlâ'ya şükredemez katiyyen.)
    __________________
     
  5. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    TEK ÇÂRE HELÂLLAŞMAK

    "Şeyh Mehmed-i Şirvânî", evliyâdan bir kişi.
    Sünnet-i seniyyeye muvâfıktı her işi.

    Bir gün, sevdiklerine buyurdu ki: (Dinleyin!
    Hiç bir amelinize, az bile güvenmeyin.

    İbâdet etseniz de, edin yine istiğfâr.
    Ancak böyle kabûle lâyık olur duâlar.

    Büyüklerden birisi şöyle söylemektedir:
    (Bizim tövbemiz bile, tövbeyi gerektirir.)

    Onlar böyle söylerse, ne demek düşer bize?
    Zîrâ hep isyândayız an be an Rabbimize.

    Boynu bükük, günâhkâr bilirsek kendimizi,
    O zaman Hak teâlâ, affeder belki bizi.

    Bilhassa "Kul hakkı"ndan lâzımdır çok sakınmak.
    O helâl etmedikçe, affetmez cenâb-ı Hak.

    "Mü'mine sert bakmak" da, girer ki kul hakkına,
    Aklı olan, hiç girmez böyle bir hak altına.

    Ve hele gıybet etmek, kalp kırmak ve sû-i zan,
    Gibi kul haklarına düşebilir her insan.

    Bundan kurtulmanın da, çâresi, yolu tektir.
    O da, hak sâhibinden Helâllık dilemektir.

    Sen haklı olsan dahî, yine sen git, helâllaş.
    Ve de ki: (Sen haklısın, affet beni arkadaş.)

    Zîrâ Peygamberimiz buyurdu: (İki kimse,
    Herhangi meseleden ihtilâfa düşerse,

    Kim önce davranıp da, özür dilerse eğer,
    Cennette, yüksek bir köşk olur ona müyesser.)

    Bilhassa Hanımların hukûkuna riâyet,
    Eyleyip, bu husûsa etmeli fazla gayret.

    En fazla münâsebet, çünkü onlar iledir.
    Her gün helâllaşmayı, âdet edinmelidir.

    Yoksa hiç belli olmaz, gelir de ecelimiz,
    Mâzallah "Kul hakkı"yla, o gün ölebiliriz.

    Kul hakkını, dünyâda hâlledin ki siz önce,
    Yoksa, çok müşkil olur âhirete gidince.

    Kendini "Alacaklı" sanan nice kimseler,
    Hesapları ters dönüp, "Borçlu" hâle düşerler.

    Öyleyse bu dünyâda, ne yapıp yapmalıdır.
    Mutlak özür dileyip, helâllık almalıdır.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim aman hâ!
    Hiç gaflete gelip de, girmeyin bir günâha.

    Çok şeyleri bilmek de, kâfi değil velhâsıl.
    Öğrendiği şeyleri, yapmaktır dinde asıl.

    Şeytân da âlim idi, çok şeyi biliyordu.
    Ve lâkin bildiğini yapmayınca, kovuldu.

    Eğer ki bir ilimle edilmezse hareket,
    O ilim, azâb için olur burhan ve senet.

    Özür bahâneye de, yol bulamaz o kişi.
    Zîrâ hiç diyemez ki: "Bilmiyordum bu işi."

    Dînini bilmemek de, gerçi özür değildir.
    Herkes, ilmihâlini güzel öğrenmelidir.)
    __________________
     
  6. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    KADER, KULUN İŞİDİR

    "Fahreddîn-i Acemî", büyük bir velî idi.
    "Büyük insan" olduğu, her hâlinden belliydi.

    Bir gün, sevdiklerine şöyle etti nasîhat:
    (Allah'ın kullarına, hizmet edin her sâat.

    Hak teâlâ bir kula, hayır murâd ederse,
    Hep hayırlı işlerle meşgûl olur o kimse.

    Allah'ın, bir kulunu sevmediğine nişân,
    Hep faydasız işlerle meşgûl olur o insan.

    Yâni o, ne dünyâya, ne âhirete âit,
    Bir işle uğraşmayıp, öldürür her gün vakit.

    Kulun "alın yazısı", işlerinden bellidir.
    Yâni kader, insanın işiyle ilgilidir.

    Hadîste buyurdu ki Peygamber Efendimiz:
    (Bakmaz sûretinizle, işinize Rabbimiz.

    Lâkin şuna bakar ki, niçin yaptın o işi?
    Beğenmez, kabûl etmez riyâ ve gösterişi.)

    Yâni Allah, kulunun bakar sırf niyetine.
    Ki, o kulun, o işte acabâ niyeti ne?

    Niçin namâz kılıyor, niçin yiyor yemeği?
    Niyet Allah içinse, o zaman gâyet iyi.

    İnsan, bu suâllere buluyorsa bir cevap,
    Kurtulur âhirette, yapılmaz ona azâb.

    Cevap veremiyorsa eğer bu suâllere,
    Hazırlansın o zaman, azâb ve elemlere.

    Zîrâ İhlâs olmazsa, ameller olmaz kabûl.
    Dûçâr olur azâba, ihlâsı olmıyan kul.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Öfke ile Şehvetten,
    Sakının, zîrâ bunlar ateştir Cehennemden.

    Biri, Resûlullah'tan nasîhat isteyince,
    O zâta, (Öfkelenme!) buyurdular hemence.

    Yerini değiştirip, birazdan yine bu zât,
    Resûl-i kibriyâ'dan istedi bir nasîhat.

    Lâkin Peygamberimiz, o istek sâhibine,
    Cevâben, (Öfkelenme!) buyurdu ona yine.

    Arka tarafa geçip, istediğinde aynen,
    (Öfkelenme!) buyurdu yine ona cevâben.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim, bu dünyâ,
    Fâni ve geçicidir, aldanmayın sakın hâ!

    Aklı olan bir kişi, dünyâya vermez gönül.
    Ve hattâ zerre kadar, etmez ona temâyül.

    Zîrâ akıllılığın şudur ki alâmeti,
    Girmez onun kalbine, bu dünyâ muhabbeti.

    Her an Âhiretini düşünür aklı olan.
    Çünkü iyi bilir ki, bu dünyâ bir imtihân.

    Ahmak ise, kaptırır bu dünyâya gönlünü.
    Yaşar gaflet içinde, düşünmez ölümünü.

    Zîrâ ahmaklığa da şudur ki bir alâmet,
    Kalbinde, bu fâni'ye besler sevgi, muhabbet.

    Tek çâresi şudur ki, bundan kurtulmanın da,
    Dâimâ bulunmaktır, kurtulanlar yanında.)
    __________________
     
  7. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    HERKES PİŞMAN OLACAK

    "Abdülehad Nûrî" ki, ilim ehli, büyük zât.
    Bir gün, sevdiklerine şöyle etti nasîhat:

    (Muvaffak olmak için, hem bu dünyâ işinde,
    Hem de yanmamak için Cehennem ateşinde,

    Dînin emirlerini öğrenmeli en evvel.
    Sonra da, ihlâs ile yapmalı iyi amel.

    Her işi, dîne uygun yapmalı ki muhakkak,
    Yârın hesap soracak her işten cenâb-ı Hak.

    Orada, herkes için olacak bir pişmânlık.
    Lâkin olan olmuştur, çâresi yoktur artık.

    Hattâ pişmân olurlar, Cennette olanlar da.
    Zîrâ sonsuz olarak derece var orada.

    Derler: (Niçin daha çok ibâdet eylemedim?,
    Ve niçin Allah için daha çok mal vermedim?)

    Lâkin bu pişmânlığın, olmaz bir fâidesi.
    Herkes ne yaptı ise, önüne gelir hepsi.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Allah dostu velîler,
    Nasîbi olanlara, Feyiz ve Nûr verirler.

    Resûlullah buyurdu: (Ne ki varsa kalbimde,
    Ebû Bekrin kalbine akıttım tamâmiyle.)

    O da, almış olduğu bu feyzleri, tamâmen,
    Selmân-ı Fârisînin kalbine verdi aynen.

    Bu Nûrlar, kalpten kalbe akıp geldi bu karar.
    Kıyâmete kadar da, devâmlı böyle akar.

    Her kim arzu ederse, bu Nûrlara kavuşmak,
    Bu zâtlara inanıp, sevmelidir muhakkak.

    "Muhabbet" kanalıyla zîrâ gelir bu nûrlar.
    Onları sevmiyenler, bu nûrdan mahrumdurlar.

    Su, nasıl "boru" ile gelirse hânelere,
    Bu da, "Sevgi yolu"yla akıp gelir kalplere.

    Eğer ki bir devirde, yok ise böyle zâtlar,
    O büyük insanların yazdığı Kitaplar var.

    Ne zaman ki, edeble o kitaplar okunur,
    Okuyanın kalbine, muhakkak akar o nûr.

    Lâkin iki şartı var: "Muhabbet" ve "İnanmak".
    Bu şartlar mevcut ise, feyiz akar muhakkak.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Vallahi Cehennem var.
    Ve o müthiş ateşte, yanacak çok insanlar.

    Gâyemiz, insanları kurtarmaktır Ateşten.
    Dünyâda, daha mühim bir iş yoktur bu işten.

    Faydalı olmak için önce bu insanlara,
    İslâm âlimlerini sevdirmeli onlara.

    Onların kitâbını dağıtalım, verelim.
    Ve aslâ kendimizden bir şey bahsetmiyelim.

    Zîrâ bahsedilecek bir hâlimiz mi vardır?
    Hem biz ölçü değiliz, ölçü, o kitaplardır.

    Nasîhati, evvelâ yapalım kendimize.
    Zîrâ mahşer gününde, hesap var hepimize.

    Bu uğurda çalışmak, en büyük ibâdettir.
    Bu yolda sıkıntılar çekmek de, bir nîmettir.)
     
  8. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    DÜNYÂ NEDİR?

    "Alî Gâlib-i Vasfî", büyük âlim ve velî.
    Nasîhati, herkese olurdu fâideli.

    Buyurdu ki: (Âhiret yolunda yürümekle,
    Dünyâya düşkün olmak, bulunamaz birlikte.

    Bir kimsenin kalbinde, Dünyâya karşı, çok az,
    Bir düşkünlük var ise, bu yolda bulunamaz.

    Mü'mine, dünyâ değil, "Âhiret"tir asıl dert.
    Bilir ki dünyâ fâni, ebedîdir âhiret.

    Yâni bu iki âlem, zıddır birbirlerine.
    Birinden uzaklaşan, yaklaşır diğerine.

    Ne ki uzaklaştırır, kulu Hak teâlâdan,
    İşte o Dünyâdır ki, sakınmalıdır ondan.

    Para pul, mevkî makâm, dünyâ hırsı ve şöhret,
    Nefis için olursa, Dünyâdır hepsi elbet.

    Ve lâkin bütün bunlar, olsa dahî çok fazla,
    Niyet "Âhiret" ise, dünyâlık olmaz aslâ.

    Hak teâlâ, dünyâya, "sinek kanadı" kadar,
    Bir kıymet vermemiştir, öyleyse neye yarar?

    Sâdece "dünyâ" için harcanırsa bu ömür,
    Bulunur mu mahşerde, bir bahâne ve özür?

    Akıllı, şu kuldur ki, dünyâyı etmez talep.
    Ölüme hazırlıkla vaktini geçirir hep.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Yaparsan bir ibâdet,
    Onu hiç beğenme ki, olabilir belki red.

    Amelini beğenmek, Hakka karşı kibir'dir.
    Ona lâyık tâati, hangi kul yapabilir?

    Meşgûl etmeden önce, günâhla sizi nefis,
    Siz, hayırlı işlerle, onu meşgûl ediniz.

    Kulun sözü, işinden çok ise, fenâ hâldir.
    Eğer işi sözünden çok ise, bu, Kemâldir.

    Hak teâlâ, bir kulu sevmiyorsa hiç eğer,
    Fâidesiz şeylerle o kulu meşgûl eder.

    İslâm âlimlerini gâyet çok sevmelidir.
    Hattâ bu, âşıkların ellerinde değildir.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Her incide bir Sedef,
    Olur ki, o, onunla kazanır kıymet, şeref.

    İnsanoğlunda dahî, bir "İlim" var ki şu an,
    İnsan da, onun ile kazanır şeref ve şân.

    Zîrâ buyuruyor ki, Hüdânın Sevgilisi:
    (İlimdir rütbelerin en şân ve şereflisi.)

    Yine O buyurur ki hadîs-i şerîfinde:
    (Gidin ve alın ilmi, olsa da hattâ Çin'de)
    __________________
     
  9. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    İŞBU KELİME VAR YA

    "Abdülhakîm Arvâsî", devrinin evliyâsı.
    Sohbeti, temizlerdi kalplerden kiri, pası.

    Bir gün sevdikleriyle, sohbet ediyor iken,
    "Kelime-i tevhîd"i okudu önce hemen.

    Sonra da buyurdu ki: (İşbu kelime var ya,
    Biz, bunun sâyesinde geldik hep bir araya.

    Bilcümle Peygamberler, sahâbe ve tâbiîn,
    Uğraşıp çile çekti, hep bu kelime için.

    Sonra gelen binlerce âlimler ve velîler,
    Bu kelime uğruna, canlarını verdiler.

    Cennete girmek bile nihâyet âhirette,
    Yine bu kelimeyle mümkün olur elbette.

    Öyle çok üstünlüğü var ki bu kelimenin,
    Hattâ bir kefesine konsa bu terâzinin,

    Diğer kefe, bilcümle günâhlarla dolsa tam,
    Buna rağmen yine de, ağır gelir bu kelâm.

    Hakîkî bir müslümân, bu dîne hizmet için,
    Çalışırken, kalbini kırmaz hiç bir kişinin.

    Kâfirin de kalbini kırmak yoktur bu dinde.
    Bu, çok fenâ bir iştir Hak teâlâ indinde.

    Ve hattâ gönül yıkmak, Kâbeyi, yetmiş defâ,
    Yıkmanın günâhından fazladır kat kat daha.

    Nâzik, kibar olmaya gayret edin her zaman.
    Kaçının titizlikle, kavga, münâkaşadan.

    Zîrâ bunun sebebi, Kibir ile Öfkedir.
    Bunlar ise, insanın asıl felâketidir.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Emr-i mâruf sevâbı,
    Öyle çok fazladır ki, yoktur haddi hesâbı.

    Dağ kadar çok altını, sadaka verse insan,
    Yine azdır, bir altın Zekâtın sevâbından.

    Dağ kadar altın zekât vermenin sevâbı da,
    Hiç kalır Emr-i mâruf sevâbının yanında.

    Nâfile hac ve ömre yapmak için, bir kimse,
    Yolda, tek bir namâzın vaktini geçirirse,

    O hac ile ömreden, hiç sevap kazanamaz.
    Zîrâ nâfile için, kazaya kaldı namâz.)

    Yine bu evliyâ zât sık sık buyururdu ki:
    (Zâhir mâmur, mükemmel, bâtın harâb halbuki.)

    İnsanlar, zâhirini, dışını süslüyorlar.
    Hâlbuki Hak teâlâ bâtına, içe bakar.

    Ne kadar süslese de bir insan zâhirini,
    Hak teâlâ görüyor, onun fenâ hâlini.

    Hattâ bozuk niyetle, yapsa da çok ibâdet,
    Hak teâlâ indinde, bulamaz yine kıymet.

    Zîrâ Allah, sâdece amele bakmaz aslâ.
    Bakar ki, o ameli yapmış mıdır ihlâsla?)
    __________________
     
  10. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    BÜYÜKLERE DANIŞIN!

    "Abdülhakîm Arvâsî", Hak âşığı bir velî.
    Sohbeti, insanlara olurdu fâideli.

    Şefkat ve merhameti, pek çoktu yârânına.
    Her kimin derdi olsa, koşardı hemen Ona.

    Yanına giren herkes, kederli olsa da pek,
    Çıkıyordu yanından, neşeli ve gülerek.

    O derdi ki: (Herkesin rızkını, cenâb-ı Hak,
    Kullarının eliyle, verir âdet olarak.

    Her kim çok çok verirse, muhtâçlara malını,
    Çoğaltır Rabbimiz de Ona ihsânlarını.

    O kısarsa, Allah da ona kısar şüphesiz.
    Yâni ihsân edene, ihsân eder Rabbimiz.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Allah adamlarının,
    Yalnız zâhirlerine bakmayın aman, sakın.

    Aldanır, büyüklerin dış hâline bakanlar.
    İstifâde yerine, görürler büyük zarar.

    Zîrâ cenâb-ı Allah, "İnsanlık sıfatları",
    Altında gizlemiştir dünyâda bu zâtları.

    Kureyş kâfirleri de, Allah'ın Resûlünün,
    Zâhirine bakarak, aldanmışlardı o gün.

    Derlerdi ki: (Bu nasıl peygamberdir, şaşılır.
    Bizim gibi yer içer, sokaklarda dolaşır.)

    Lâkin îmân edenler, Ona, "Peygamber" diye,
    Bakarak, kavuştular rızâ-i ilâhî'ye.)

    Buyurdu ki: (Îmânın, sûret ve aslı vardır.
    Aslına kavuşanlar, güzîde insanlardır.

    Senelerdir îmânı, anlattım câmilerde.
    Anlıyan, üçü beşi geçmemiştir yine de.)

    Bu sözün hikmetini, Ondan suâl ettiler.
    (Îmânı tam anlamak, niçin zordur?) dediler.

    Buyurdu: ("Âmentü"yü yalnız ezberlemekle,
    Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.

    Asıl îmân şudur ki, Allah'tan korkusundan,
    Aslâ işlememektir bir küçük günâh, isyân.

    Meselâ "Kul hakkı"nı düşündüğünde o zât,
    Ayağını uzatıp, yatamaz râhat râhat.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Ey gençler, aman sakın!
    Büyüklere sormadan bir işe kalkışmayın.

    Yanılır ekseriyâ, çünkü sizin aklınız.
    Sonu pişmânlık olur, sormadan yaparsanız.

    Hâlbuki akl-ı selîm sâhibidir büyükler.
    Her kararda, Doğruyu isâbet ettirirler.

    Kendi aklını atıp, kim uysa büyüklere,
    Dünyâ ve âhirette, uğramaz bir kedere.

    Her kim de beğenirse, yalnız kendi aklını,
    Kabûllenmiş demektir, o, kendi zararını.

    Hâlbuki bir müslümân, bir iş yapmadan önce,
    Bir "Allah adamı"na danışırsa güzelce,

    Hayırsız olsa bile, netîcesi o işin,
    Hayra tebdîl olunur, Ona sorduğu için.)
    __________________
     
  11. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    DUÂ İSTEYİN

    "Abdullah-ı Kaşgârî", büyük bir velî idi.
    Sohbeti, insanlara pek çok fâideliydi.

    Derdi ki: (Gayret edin, almak için bir duâ.
    Zîrâ duâlar ile önlenir kazâ, belâ.

    Ubeydullah-ı Ahrâr vardı ki büyüklerden,
    Mutlak duâ isterdi, görüştüğü herkesten.

    Bir gün de alış veriş yapıp bir köylü ile,
    Ayrıldı aceleyle, bir buğday yükü ile.

    Duâ talep etmeyi, unuttu lâkin ondan.
    Bir hayli yol gitmişken, geri döndü yolundan.

    Onun da duâsından mahrum kalmamak için,
    Gelip buldu köylüyü, vakit geçirmeksizin.

    Köylü onu görünce, dedi: (Niçin döndünüz?
    Yoksa benim malımda, bozukluk mu gördünüz?)

    Buyurdu ki: (Yok, hayır, beğendim buğdayını.
    Geldim ki, istiyeyim senin hayır duânı.)

    Köylü, hayret içinde dedi ki: (İyi ama,
    Yalnız bunun için mi geldin benim yanıma?

    Yüz yıkamayı bile bilmiyen biriyim ben.
    Nasıl duâ edeyim bu hâlimle size ben?)

    Buyurdu ki: (Kardeşim, bu iş hiç belli olmaz.
    Sen yine bir duâ et, inşallah reddolunmaz.)

    Köylü "Peki" diyerek, kaldırdı ellerini.
    Dedi: (Yâ Rab, ne ise, ver bunun dileğini.)

    Ubeydullah-ı Ahrâr, der ki: (Yemin ederim.
    Onun duâsı ile, açıldı kalp gözlerim.)

    Buyurdu ki: (Bir insan, eğer "Hayırlı" ise,
    Hep hayırlı işlere sebep olur o kimse.

    Allah'ın, bir kimseyi sevdiğine alâmet,
    Hep Faydalı işlere, eder o sa'y-ü gayret.

    Bir kulu da, Allah'ın sevmediğine nişân,
    Ömrünü Boş şeylerle geçirip eder ziyân.)

    Derdi ki: (Kırılırsa, size arkadaşınız,
    Siz özür dileyin ve hemen helâllaşınız.

    Haklı bile olsanız, helâllaşın elbette.
    Demeyin: "Ben hakkımı alırım âhirette".

    Çünkü hiç belli olmaz, belki de haklı odur.
    Kimin haklı olduğu, mahşerde belli olur.

    Kendini Alacaklı sanan nice kişiler,
    Hesaplar görülünce, Borçlu çıkabilirler.

    Ödemek için dahî, geçmez o gün para pul.
    Çok büyük sıkıntıya dûçâr olur böyle kul.

    Zîrâ sevaplarıyla, kul borçları ödenir.
    Yetmezse, o kimsenin günâhını yüklenir.

    Hâlbuki bu dünyâda, hak altından kurtulmak,
    Mümkündür, ama biraz lâzımdır nefsi kırmak.

    "Kabâhat bende" deyip, bir özür dilemekle,
    Bir nice kul hakları, hâllolur böylelikle.)
    __________________
     
  12. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    İSLÂMİYYET NEDİR?

    "Abdülhakîm arvâsî" buyurdu: (İslâmiyyet,
    Bütün dinler içinde, en üstünüdür elbet.

    Hak teâlâ bu dîni, Cibrîl-i emîn ile,
    Gönderdi âyet âyet, Resûl-i emînine.

    Dünyâ ve âhirette, mes'ud olmaya dâir,
    Usûl ve hükümleri ihtivâ etmektedir.

    İslâmın içindedir fâideli her şeyler.
    Hep onun dışındadır, her kötülük ve şerler.

    Önce gelen dinlerin, bilcümle hayırları,
    İslâm dîni içinde bulunur ayrı ayrı.

    Her iyilik ve hayır, bu dînin içindedir.
    Onda kemlik olması, imkân hâricindedir.

    İslâmın hâricinde bir menfaat düşünmek,
    Serap'tan şerap ummak olur ki, muhâldir pek.

    Dînimiz emreder ki: (Herkese yardım edin.
    Sakın birbirinizi üzmeyin bir şey için.)

    Allah'ın her emrine, gösterin saygı, edeb.
    O nun mahlûklarına, şefkatli davranır hep.

    Kânuna karşı gelmek, suçtur islâmiyyette.
    Suç işlememelidir müslümânlar elbette.

    Ayırır islâm dîni, iyi kötü ahlâkı.
    İyi huylu olmaya sevkeder cümle halkı.

    Gayri müslimleri de, men eder incitmekten.
    İffet ile hayâyı, emreder her cihetten.

    Tam sıhhatli olmayı, tavsiye ve emreder.
    Boş vakit geçirmeyi, çok şiddetle men eder.

    İlme, fenne, tekniğe, her türlü endüstriye,
    Verir çok ehemmiyet, lâyık olduğu üzre.

    Hak teâlâ bu dîni, tâ kıyâmete kadar,
    Gelecek nesillerle ilgili, alâkadar,

    Ne kadar değişiklik, terakkî etse zuhûr,
    Hepsini sağlıyacak esaslarda kurmuştur.

    İslâmın hükümleri, bir "Reçete"ye benzer.
    Onu kim tatbîk etse, hep yükselir, ilerler.

    Bu gün, bir memlekette, huzûrluysa eğer halk,
    İslâmın ahkâmına uymaktandır muhakkak.

    Ve eğer bir toplumda, yok ise râhat, huzûr,
    İslâma sırt çevirmiş olmaktandır, bu budur.

    Hak teâlâ, insana, hem rûhî, hem bedenî,
    Refah sağlamak için, göndermiştir bu dîni.

    Sâdece Allah ile kul arasında değil,
    Fertlerin birbiriyle, ayırmadan renk ve dil,

    Hak ve görevlerini tesbît ve tanzîm eder.
    Ve hep ilerlemeyi, yükselmeyi emreder.

    Bu din, "Sosyal adâlet" üstüne kurulmuştur.
    Dünyâ, ona uymakla bulur râhat ve huzûr.

    Yalnız müslümânların râhatlığına değil,
    Herkesin huzûruna, olur rehber ve delîl.

    Cihânşümûl bir dindir velhâsıl islâmiyyet.
    Bütün insanlık için, odur şeref ve nîmet.)
    __________________
     
  13. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    ÖLÜM ACISI ZORDUR

    "Muhammed Horasânî" bir günkü vâzında,
    Konuşurken, "Ölüm"den açılmıştı mevzû da.

    Biri Ona sordu ki: (Efendim, bu insanlar,
    Acabâ can verirken, ne kadar acı duyar?)

    Cevâben buyurdu ki: (Ölüm'ün en hafifi,
    Öyle şiddetlidir ki, mümkün olmaz târifi.

    Ne zaman ki bir kişi, gelse ölüm hâline,
    Sanki konur "İki dağ" omuzu üzerine.

    İğnenin deliğinden çıkacak rûhu sanır.
    Yerle gök birleşir de, o arasında kalır.

    Sanki onun içinde, bir "Dikenli çalı" var.
    Onu tutup, ağzından, kuvvetle çekiyorlar.

    Bütün hücrelerine takılmış dikenleri.
    Çektikçe parçalıyor, takıldığı yerleri.

    Can vermenin acısı, fazladır hattâ şundan,
    İnsana "Yetmiş defâ kılıç vuruluşundan.

    Fakat Mü'min, görerek hûri ve melekleri,
    Onların zevki ile, duymaz bu elemleri.

    Daha da şiddetlidir lâkin "Kabir azâbı".
    "Hiç" kalır buna göre, can verme ızdırâbı.

    Çünkü kabir, yakındır âhiret hayâtına.
    Benzer azâbları da, âhiret azâbına.

    Bu kabir azâbı da, böyle çok şiddetliyken,
    Hiç kalır "Mahşerdeki azâblara nisbeten.

    Bir damlanın, deryâ'ya nisbeti nasıl ise,
    Bunlar da, birbiriyle edilmez mukâyese.

    O meydanda "Bin sene" bekleşirken insanlar,
    Güneş, bir mızrak boyu yaklaşıp, halkı yakar.

    Bir ayağın üstünde, bulunur binbir ayak.
    Günâhlarına göre, tere batar cümle halk.

    Öyle çok sıkışır ki kâfirler izdihâmdan,
    Temennî ederler ki, kurulsa hemen "Mîzân".

    Derler ki: (Hesâbımız görülse de hemence,
    Şu sıkıntılı hâlden, kurtulsak bir an önce.)

    Hâlbuki bilmezler ki, bitince suâl, hesap,
    Başlıyacak bu sefer, daha elîm bir azâb.

    Çünkü girecekleri "Cehennem"in ateşi,
    Öyle şiddetlidir ki, bulunmaz aslâ eşi.

    Mahşer meydanındaki acı ve sıkıntılar,
    Cehennem azâbının yanında "Hiç" kalırlar.

    Bir kum tâneciğinin, kâinâta nisbeti,
    Ne ise, öyle çoktur Cehennemin şiddeti.

    Oradan bir "kıvılcım", dünyâya düşse eğer,
    Onun harâretinden, bu dünyâ erir, biter.

    Hem kalmaz bir kararda azâblar Cehennemde.
    Gün geçtikçe, şiddeti, durmadan artar hem de.

    Kurtuluş ümîdi de, küffâra olmaz elbet.
    Bu acı azâblarda, kalırlar ilel-ebed.

    Kalbinde, zerre kadar "doğru îmân"ı olan,
    Cehenneme girse de, çıkarılır sonradan.)
    __________________
     
  14. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    MUVAFFAK OLMANIN SIRRI

    "Abdülhakîm Arvâsî", şânı büyük bir velî.
    Îmânı anlatırdı câmilerde ekserî.

    Buyurdu: (Bir kula ki, Rabbimiz verdi �Îmân�,
    Öyle ise nedir ki, etmedi ona ihsân?

    Ve Allah, bir kula ki, �Îmân�ı vermemiştir.
    Böyle olduktan sonra, ne ki ona vermiştir?

    Senelerdir �Îmân�ı anlattım câmilerde.
    Anlıyan, üçü beşi geçmemiştir yine de.

    Zîrâ �Îmân� şudur ki, kul, korkarak Allah'tan,
    Çok küçük olsa bile, kaçınır her günâhtan.

    Meselâ "Kul hakkı"nı düşününce bir mü'min,
    Ayağını uzatıp, yatamaz râhat, emîn.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Olmak için muvaffak,
    Riâyet etmelidir, iki şeye muhakkak.

    Birincisi şudur ki, "İşlemeyin hiç günâh".
    Zîrâ günâhkârları, muvaffak etmez Allah.

    İkincisi "Duâ"dır, bakın duâ almaya.
    Gariplerin duâsı, mühimdir bunda daha.

    Kim, bir kulun gönlünü, ferahlatırsa eğer,
    Yüz senelik teheccüd sevâbı elde eder.

    Günâhlardan kaçınmak, mühimdir elbet daha.
    Hakîkî mü'min olan, yanaşmaz bir günâha.

    Bir gün hazreti Ömer, ordu tertîb ederek,
    Güçlü bir düşmân ile, cihâda eyledi sevk.

    "Sa'd bin Ebî Vakkâs" başkumandandı o gün.
    Düşmân kuvvetleri de, güçlü idi büsbütün.

    Halîfe, şöyle yazdı İbni Ebî Vakkâs'a:
    (Düşmândan korkma sakın, Allahtan kork bilhassa.

    Günâh işliyen varsa askerinden yâ Sa'd!
    Onu ordudan at ki, erişsin sana imdâd.)

    Bir gün de Ömer Fâruk, kendisi bizzât yine,
    Hücûma geçmiş idi, bir düşmân kalesine.

    Lâkin kale düşmedi, günler geçti aradan.
    Topladı huzûruna askerini o zaman.

    Buyurdu ki: (Bu küffâr dayanmazdı bu kadar.
    Öyleyse aramızda, bir günâh işliyen var.

    Zîrâ bu vakte kadar, düşmeliydi bu kale.
    Kim günâh işliyorsa, son versin o bu hâle.)

    Sahâbe çok üzülüp, ağladı cümlesi hep.
    Dediler ki: (Acabâ, ne oldu buna sebep?)

    O sırada, erlerden biri öne çıkarak,
    Hâlini, Halîfeye arz etti ağlıyarak.

    Dedi ki: (Teheccüde kalktığımda bu gece,
    Misvâkı bulamayıp, abdest aldım öylece.

    Ben misvâk sünnetine edemedim riâyet.
    Sebep bu olabilir, efendim beni affet.)

    Buyurdu ki: (Evlâdım, tövbe eyle Allaha.
    Terk etme bu sünneti bundan sonra bir daha.)

    "Peki efendim" deyip, istiğfâr etti o er.
    Hakîkaten peşinden, fetih oldu müyesser.)
    __________________
     
  15. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    VÜCUT MAKİNASI

    "Tâhâ-yı Hakkârî" ki, çok büyük bir velî'dir.
    Doğu Anadolu'yu, yıllarca etti tenvîr.

    O, bir gün buyurdu ki: (Bu dünyâ bir İmtihân.
    İnsanlar birer Yolcu, dünyâ da sanki bir Han.

    Ömür, Tren misâli, hiç durmadan gidiyor.
    Bâzıları binerken, bâzısı da iniyor.

    İnsan, doğduğu vakit binmiştir bu trene.
    Sırası geldiğinde, inecek elbet yine.

    Dünyânın fâniliği, belliyken pek âşikâr,
    İnsan kurabilir mi uzun boylu plânlar?

    Zîrâ buyuruyor ki, Kur'ânda cenâb-ı Hak:
    (Gönderdim bu dünyâya, sizi "Fâni" olarak.

    Veririm mal ve evlât misâli nîmetleri.
    Fakat bilesiniz ki, alırım tekrar geri.

    Onlar sizin değildir, çok sıkı sarılmayın.
    Çünkü ayrılırsınız hepsinden bugün yârın.

    Akıl, sıhhat, âzâlar verdimse de ben size,
    Bunları kullanırken, uymayın nefsinize.

    Ayrıca gönderdim ki, "Kitap" ile "Peygamber",
    Size, emirlerimi versinler bir bir haber.

    Siz, bu emirlerimi öğrenerek iyice,
    Kullanın nîmetleri, bu ahkâm mûcibince.)

    Bir gün, yine bununla alâkalı olarak,
    Buyurdu: (Bu bedeni yarattı cenâb-ı Hak.

    Bu his organları ki, hepsi birer hârika.
    Akıl, fikir, hâfıza, zihin, zekâ, nâtıka,

    Bütün bu kemâllerle, süsleyip onu gâyet,
    Kulun irâdesine teslîm etti nihâyet.

    İşte bu, çok muazzam bedeni, bizim artık,
    Kullanmamız için de, maksadına muvâfık,

    İhsân edip gönderdi, Kitap ile Peygamber.
    "Böyle kullanın!" diye, verdi bâzı emirler.

    Bu ahkâm mûcibince kullanırsak onu biz,
    Ancak o makineden olur istifâdemiz.

    Nitekim dünyâda da, mevcuttur böyle bir hâl.
    Meselâ bir fabrika, bir Âlet etse îmâl,

    Çok basit olsa bile çıkardığı o âlet,
    "Kullanma şeklini" de gösterir onun elbet.

    Yine alındığında eczâneden bir İlâç,
    Târifesine dahî, olur elbet ihtiyâç.

    Çok basit bir âleti kullanmak için bile,
    Kullanma tâlimâtı gerekirse, hâliyle,

    Gâyet muazzam olan bu beden için dahî,
    Bir Emir ve tâlimât îcâb eder tabii.

    İşte, bedenimizi yaratan Hak teâlâ,
    Kullanabilmek için onu iyi ve âlâ,

    Gönderdi Habîbiyle, bir emir ve tâlimât.
    Buna "Kur'ân" denir ki, uyanlar eder râhat.

    O emirlerin hepsi "Din"dir, "İslâmiyyet"tir.
    Kim ona tam uyarsa, sâhib-i seâdettir.)
    __________________
     
  16. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    KÜFÜR SEL GİBİ

    �Abdülhakîm Arvâsî�, büyük evliyâ idi.
    Her ilimde mâhir ve sanki bir deryâ idi.

    İstanbul'un halkına, yıllarca bu büyük zât,
    Tesirli sözleriyle, etti vâz-ü nasîhat.

    Bir gün de buyurdu ki: (Ey insanlar, bilin ki,
    Bu zaman küfür, zulmet, akıyor bir ''Sel" gibi.

    Îmân, o sel üstünde, "Saman çöpü" gibidir.
    O akıntıya karşı, durması kâbil midir?

    Ancak Kuytu bir yere, bir "Kaya kovuğu"na,
    Girerse, akıntıdan bir zarar gelmez ona.

    Âlimlerin sohbeti, veyâhut kitapları,
    Aynen böyle küfürden kurtarır insanları.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Resûl-i zîşân, bize,
    Yâdigâr bırakmıştır iki büyük mûcize.

    Bunlardan birincisi, "Kur'ân-ı kerîm"dir ki,
    Odur insanlık için, bir rehber-i hakîkî.

    İkincisi, her hâli, Onun orta ve vasat,
    İdi ki, yoktu Onda aslâ tefrît ve ifrât.

    Bunun için büyükler, şöyle buyurmuşlardır:
    (İşlerin hayırlısı, orta, vasat olandır.)

    Ayrıca bu dünyâda, kim ne kadar kanâat,
    Ederse, o nisbette bulur huzûr ve râhat.)

    Biri dedi: (Efendim, gâyet günâhkârız biz.
    Yârın mahşer gününde, ne olacak hâlimiz?)

    Buyurdu ki: (Evlâdım, dünyâ ve âhirette,
    Her kişi, sevdiğiyle bulunacak elbette.

    Bu işte, berâberdir ehil ile nâ-ehil.
    Eğer sağlam Gemiye bindin ise, gam değil.

    Çünkü bir gün bu gemi, sâhile ulaşırsa,
    Sâdece kaptanını çıkarmaz nasıl olsa.

    Yolcularını dahî ulaştırır muhakkak.
    Sen, bindiğin geminin, nerye gittiğine bak.

    "Seâdet gemisi"ne binmiş isen eğer ki,
    O, seni ulaştırır Cennete elbette ki.

    Her kim neye binerse, ona tâbi olarak,
    İnecektir tabii, neresiyse son durak.

    Pişmân olmamak için indiği son mahalde,
    Dikkatli olmalıdır, ilk binerken o hâlde.

    "Âhiret yolcusu" da, bunun gibi tabii,
    Çok iyi seçmelidir, bineceği gemiyi.

    O gün, çok dehşetlidir, bu diller o gün susar.
    Yer ve gök şâhid olur, konuşur hep âzâlar.

    Mahcûb olmamak için, mahşerde o gün insan,
    Dînin emirlerini, gözetmeli her zaman.

    Sarılabilmek için bu dîne de iyice,
    Öğrenmek lâzım gelir İslâmı ince ince.

    Farzları, harâmları öğrenip çok mükemmel,
    Sonra da, mûcibince yapmalı iyi amel.

    Ve hem de işlemeli, her işi Allah için.
    Buna "İhlâs" denir ki, esâsı budur işin.)
    __________________
     
  17. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    KALP HASTA İSE

    "Hâlid-i Bağdâdî" ki, büyük âlim ve velî.
    Âb-ı hayat gibiydi, nasîhat ve sözleri.

    Buyurdu: (Bir kimsede, var ise kâmil îmân,
    O kişi, hiç Rabbine edemez günâh, isyân.

    Îmân'ın hakîkati, bir Sevgidir, bir Hâldir.
    Böyle îmân edene, isyân etmek muhâldir.

    Çünkü o, Âhireti düşünür gündüz gece.
    Harâm ve günâhları işliyemez böylece.

    Siz de harâm önünde, kapayın gözünüzü.
    Yoksa, kabûl etmezler mahşerde özrünüzü.

    Harâma, bile bile bakan bir müslümânın,
    Gözüne, "Kızgın kurşun" dökülür sonra yârın.

    "Yalan" ve "Gıybet" dahî, harâm ve çirkindir pek.
    Bu iki günâhtan da, şiddetle kaçmak gerek.

    Rabbimiz, İki kapak yarattı ki gözlerde,
    Acele kapayalım, harâm olan yerlerde.

    İki dudak ile de, yaptı ki ağza kapak,
    Harâm işlemiyelim, yerinde kapatarak.)

    Biri, Ona sordu ki: (Efendim, ne sebepten,
    İnsan lezzet alamaz yaptığı ibâdetten?)

    Buyurdu ki: (Sebebi, âşikârdır bu hâlin.
    Bu, "Hasta" olduğunu gösteriyor o kalbin.

    Kalbin hastalığına, şu ki zîrâ işâret,
    Yaptığı ibâdetten, alamaz tad ve lezzet.

    Hem de, Hak teâlâdan hayâ etmez o insan.
    Utanmadan Rabbine eder günâh ve isyân.

    Kalbi hasta olanda, bulunmaz hem de hikmet.
    Baktığı hiç bir şeyden, alamaz ders ve ibret.

    Kâr etmez ona öğüt, dinlemez hiç kimseyi.
    Hep kendi bildiğine göre yapar her şeyi.

    Kurtulmak istiyorsa o kimse bu hâlinden,
    Lokmaya dikkat edip, yesin hep helâlinden.

    Bir İslâm âliminin, katılsın sohbetine.
    Onun bakışı bile, şifâdır kalp derdine.

    Nîmet bilsin dîne ve insanlara hizmeti.
    Alır böyle yaparsa, ibâdetten lezzeti.)

    Biri de, kendisinden nasîhat isteyince,
    Buyurdu: (Evliyâyı, sev gücün yettiğince.

    Allahü teâlânın dostudur zîrâ onlar.
    Rabbine, bu sûretle vâsıl olur insanlar.

    Bir kimse, Evliyâyı, candan severse şâyet,
    Allah'ı sevmeye de, yol açar bu muhabbet.

    Bir "Allah adamı"nı, kim ki çok sever ise,
    "İbâdet yapmış" gibi sevap alır o kimse.

    Hattâ bütün nâfile ibâdetler içinden,
    Yoktur daha üstünü, evliyâ sevgisinden.

    Ya Onu kalbine koy, ya gir Onun kalbine.
    Ancak böyle erilir, Allah'ın sevgisine.

    Lâkin kolay değildir onları kalbe koymak.
    Öyleyse, sen onların kalbine girmeye bak.)
    __________________
     
  18. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    HANIMLA HELÂLLAŞIN

    "Abdurrahmân-ı Sânî", devrinin evliyâsı.
    Sohbeti, süpürürdü kalpten kiri ve pası.

    O bir gün buyurdu ki: (İnsanda "Nefis" vardır.
    O, harâmla beslenen, güçlü bir canavardır.

    Allahü teâlânın düşmânıdır o hattâ.
    Ve ondan daha ahmak şey yoktur kâinâtta.

    Siz, düşmân aramayın dışarda kendinize.
    En büyük düşmânınız, Nefistir zîrâ size.

    "Yaralı kaplan" gibi, saldırır hiç durmadan.
    Hattâ ölene kadar, vaz geçmez bu dâvâdan.

    Mühim husûsiyeti şudur ki bir de onun,
    İster ki, cümle âlem, emrine eğsin boyun.

    Lâkin bulamayınca, dışarda bu zemini,
    Hanıma zulmederek, yapar bu isteğini.

    Yâni gücü yetmezse başkasını ezmeye,
    Bu sefer evde başlar, hanıma zulmetmeye.

    Hâlbuki hiç bir amel, havada kalmaz elbet.
    Bir bir kayda geçiyor, her bir iş ve hareket.

    Yâni her iş, yazılır ya Günâh, ya da Sevap.
    Olur karşılığı da, ya Seâdet, ya Azâb.

    Eğer helâllaşmazsa, çeker acı azâbı.
    Hanım da sabrederse, alır sabır sevâbı.

    Onun için her mü'min, çıkarken hânesinden,
    Helâllık almalıdır, her sabah zevcesinden.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Elbette ölüm vardır.
    "Ölüm", rûhun bedenden ayrılıp çıkmasıdır.

    Öyle şiddetlidir ki can verme acısı hem,
    Hiç�tir onun yanında, dünyâdaki her elem.

    Sanki onun içinde bir "Dikenli çalı'' var.
    Onu tutup, ağzından, kuvvetle çekiyorlar.

    Dikenlerin her biri takılmış etrâfına,
    O yerleri yırtarak, çok elem verir ona.

    İşte bu çalıdaki "Dikenler", sanki aynen,
    Bir "Dünyâ bağlılığı, sevgisidir esâsen.

    Para pul, mevkî makâm, nâm ve şöhret, sîm-ü zer,
    Dünyâ için olursa, "Dikendir hepsi birer.

    Bunlar, hâlis niyetle, yâni sırf Allah için,
    Talep edilirlerse, olmazlar günâh, çirkin.

    Velâkin istenirse, nefse tâbi olarak,
    Bu takdirde günâh ve zararlıdır muhakkak.

    İşte bu bağlantılar, Diken olup hep birer,
    Rûhunun çıkmasına, mâni oluverirler.

    Ne kadar çok olursa, onun böyle Dikeni,
    Rûhu da, o nisbette zor terk eder bedeni.

    Dünyâ bağlılıkları, azaldığı nisbette,
    Az olur can acısı, kolay olur mevti de.

    Bu türlü bağlılıklar, çok azaldığı zaman,
    Olur rûhun çıkması, gâyet kolay ve âsân.

    Ve eğer kurtulursa, bunlardan tamâmiyle,
    Rûhu çıkıp gider de, haberi olmaz bile.)
    __________________
     
  19. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    ÇOK BÜYÜK İKİ NÎMET

    "Mahmûd-i Sâminî" ki, Hakk�ın büyük velîsi.
    Dîne, müslümânlara hizmetti tek gâyesi.

    O bir gün buyurdu ki: (İnsanda çok mûteber,
    "İki nîmet" vardır ki, çıksalar elden eğer,

    Kan gelinceye kadar gözlerden yaş yerine,
    Ağlansa, faydasızdır, çünkü gelmez geriye.

    Onlardan birincisi, "Ömür"dür ki bilhassa,
    Ömürden daha mühim bir nîmet olmaz aslâ.

    İkinci büyük nîmet, "Dostların varlığı"dır.
    O dostlardan ayrılmak, ne büyük bir kayıptır.

    Eğer mümkün olsa da, dünyâyı verse hattâ,
    Ölmüş olan bir velî, hiç döner mi hayâta?

    Bir "Allah adamı"nın huzûrundaki anlar,
    Tekrar ele geçer mi, ağlasa çok zamanlar?

    Onun nûrlu bakışı, huzûr ve sohbetleri,
    Dünyâyı verse bile, gelir mi tekrar geri?

    Bu "Ömür sermâyesi" ve "Sohbet-i sâlihîn",
    Hiç ölçülemiyecek nîmettir insan için.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Bu dünyâ, muvakkattır.
    Ölümden sonra olan hayat, asıl hayattır.

    Çünkü insan, ne kadar sürse de uzun ömür,
    Sonunda ecel gelir, ömrü biter ve ölür.

    Bu böyle olsa dahî, o Sonsuz hayat yine,
    Kurulmuştur bu kısa hayâtın üzerine.

    İyi geçirilirse bu üç beş günlük hayat,
    Kazandırır insana, sonsuz huzûr ve râhat.

    Ve eğer geçirirse, günâhla her ânını,
    Hak eder öldüğünde, Cehennem azâbını.)

    Bir gün de buyurdu ki: (Türlü vazîfelerde,
    Allah'ın melekleri mevcuttur gök ve yerde.

    Bir de, Hak teâlânın husûsen yarattığı,
    Melekleri de vardır, bunlardan daha ayrı,

    İşte o meleklere, buyurur Hak teâlâ:
    (Ben, şu şu kullarımı seviyorum pek fazla.)

    Onlar der: (Yâ ilâhî, var mıdır bize emrin?)
    Buyurur ki: (Onlara, dert verin, belâ verin.

    Sıkıntılar verin ki o kullara siz varıp,
    Bana duâ etsinler ellerini kaldırıp.

    Çünkü ben, seviyorum onların seslerini.
    İstiyorum el açıp, duâ etmelerini.)

    Ve yine buyurur ki Allah o meleklere:
    (Şu şu kulları ise, sevmiyorum bir zerre.)

    Derler ki: (Yâ ilâhî, ne yapalım peki biz?)
    Buyurur ki: (Onlara, her nîmeti veriniz.

    Para pul, mevkî makâm, her dünyâlık ve neşe,
    Verin, ihtiyâçları kalmasın hiç bir şeye.

    Verin ki türlü türlü dünyâ nîmetlerini,
    Unutup, dillerine almasınlar hiç beni.

    Çünkü ben, o isyânkâr kulları sevmiyorum.
    Seslerini bile hiç, duymak istemiyorum.)
    __________________
     
  20. badem

    badem Guest

    Ynt: Güzel Nasihatlar...

    HİMMET NASIL GELİR?

    İslâm âlimlerinden, "Seyyid Nizâm Efendi",
    Allahın kullarına hep nasîhat ederdi.

    Bir gün de buyurdu ki: (Bir "Allah adamı"na,
    Rastlarsanız, her işi danışın, sorun Ona.

    Yanılır ekseriyâ çünkü sizin aklınız.
    Sonu pişmânlık olur, sormadan yaparsanız.

    Hâlbuki "Akl-ı selîm" sâhibidir velîler.
    Onlar, "Kalp gözü" ile bakıp karar verirler.

    Pişmân olacak bir iş, yapmazlar onlar aslâ.
    Hep islâma muvâfık iş yaparlar ihlâsla.

    Avâm'ınsa aklına, "Akl-ı meâş" denilir.
    Bunlar, çok işlerinde, hep yanlış karar verir.

    Her ne yapsa, sonunda olur pişmân ve üzgün.
    Bugün yaptığı işi, beğenmez ertesi gün.

    Öğleden önce başka, sonra başka düşünür.
    Çünkü aklı esirdir, değildir serbest ve hür.

    Para pul, mevkî makâm, dünyâ hırsı ve şehvet,
    Aklı esir almıştır, değildir hür ve serbest.

    Lâkin avâmdan biri, aklını bırakarak,
    Bir Allah adamına uyarsa tam olarak,

    Onun dahî her işi, olur iyi ve makbûl.
    Hak teâlâ indinde, o da olur hâlis kul.

    Lâkin aklını atıp, birine tâbi olmak,
    Herkesin yapacağı iş değildir muhakkak.

    Yâni kolay olmayıp, çok çetindir bilâkis.
    Zîrâ "Ben de bilirim" demektedir hep nefis.

    Üstâda tam uymaya, denir ki "Teslîmiyyet",
    Böyle tâbi olana, çok gelir feyiz, himmet.

    Üstâdını bırakıp, uyarsa kendisine,
    Himmetten mahrum olup, işi gider tersine.

    "İmâm-ı Rabbânî"nin talebesinden bir zât,
    Üstâdına gelerek, dedi ki Ona bizzât:

    (Falan beldeye gidip, yerleşmek istiyorum.
    Bir medrese açarak, ders vereyim diyorum.)

    O, "Kendi arzusu"nu arz edince böylece,
    Üstâdı, "Sen bilirsin!" buyurdular sâdece.

    O gidip, o beldede bekledi tam bir sene.
    Ve lâkin tek bir kişi gelmedi kendisine.

    Hatâsını anlayıp, gelerek tekrar geri,
    Bu sefer Ona sordu, gideceği o yeri.

    Dedi: (Aklıma uydum, lütfen af buyurunuz.
    Ne tarafa gitmemi emir buyurursunuz?)

    Üstâdı buyurdu ki: (Yine git aynı yere!)
    Üstâdının emriyle gidiverdi bu kere.

    Lâkin öyle oldu ki, ordaki medreseler,
    Onun gelişi ile kapandı birer birer.

    Zîrâ herkes, her yerden, demeyip uzak yakın,
    Hep Onun sohbetine koştular akın akın.

    Zîrâ Emir ileydi bu seferki gelişi.
    Elbet öyle gelenin, böyle olur her işi.

    Çünkü "Üstâd himmeti" kuvvet verir kişiye.
    O himmet kesilirse, yaramaz hiç bir işe.)
    __________________
     

Bu Sayfayı Paylaş